mors alfabesi bilmeyen denizciler gibiyiz...
25/8/2009
Yıllarca süren enerji teknikleri ve özellikle de şiatsu uygulamalarından sonra, her birimizin vücudunun hangi noktada gerçekten içimizde çektiğimiz acıdan söz ettiğini (hatta haykırdığını) saptayabildim. İç gerçeğimiz, bilinçdışımız, psişemiz, ruhumuz (farklı tercihlere göre) bizimle konuşur, yolunda gitmeyeni durmadan bize söyler. Ama biz dinlemeyiz ve duymayız. Niçin?
“Sağırlığımız”ın iki nedeni var.
Her şeyden önce, bize gönderilen “doğal” mesajları (rüyalar, sezgiler, önseziler, fiziksel duyumlar vb) anlayamıyoruz ya da dinlemek istemiyoruz. Bu durumda, onları duyabilmemiz ya da kendimizi duymaya zorlamamız için mesajların gitgide daha güçlü ve daha etkili (hastalıklar, kazalar, çatışmalar, ölüm vb.) olmaları gerekir.
İkinci neden de, çoğu kez ağrıyı algılamak kaçınılmaz olsa da (başka ne yapılabilir?), şifresini çözemiyor, anlayamıyoruz. Bu da, bu uyumsuz süreci sadece geçici olarak durdurmaya yarayabilir, ama onu anlamaya ve tümüyle değiştirmeye yaramaz. Bütün bunları dile getirmeyi hiç kimse bize öğretmez. Parçalara ayrılan bilimimiz, vücudumuzu ruhumuzdan ayırdı. Vücuda dikkatle bakıyor, didik didik ediyor ve bir makine gibi inceliyor, böylece doktorlarımız, çoğunlukla mükemmel makineciler haline geliyorlar. Hiçbir zaman öğrenmedikleri halde mors mesajları alan denizciler gibiyiz. Hiç kesilmeyen bip bip sesi sonunda çekilmez hale gelir, bizi rahatsız eder. Bunun üzerine sistemi bloke etmesi ya da vahimi, susturmak üzere telleri kesmesi için kıyıdaki makiniste başvururuz ve böylece görünürde rahatlarız. Halbuki bip bip sesi bize gövdede bir delik olduğunu ve bunun doldurulması gerektiğini haber vermektedir.
Michel Odoul - Bana nerenin ağrıdığını söyle sana nedenini söyleyeyim
Yorum (0) Kalıcı Bağlantı
Beslenmenin Ezoterik Yönü ve Vejetaryenlik
4/6/2009 -Kategori: et hakkinda
"You are what you eat" - "Siz ne yerseniz o'sunuz"
Beslenme dediğimiz an aklımıza çeşitli yiyecekler gelir. Oysa, ezoterik açıdan farklı besinler de vardır. Unutmamak gerekir kadim öğretilerde bir kaç bedenden söz edilir, dolayısıyla insanın çeşit çeşit beslenme gereksinimi vardır. Bu konuda Gurdjieff epey durmuştur. Bedenler konusu diğer yazılarımızda işlenmiştir. Kısaca bunlar 1) fiziksel beden, 2) astral (duygusal) beden, 3) mental (zihinsel) beden ve 4) kozal (ruh) bedenidir.
Bedensel/Fiziksel Beslenme
Fizik bedeni küçük bir evren (mikrokozmos) olarak hemen hemen her tür element, mineral, karbonhidrat vs. içerir. Yiyecek olarak katı, sıvı ve gaz gibi maddenin her şeklini kullanır. Ezoterik açıdan solumun da bir çeşit beslemedir ve aldığımız nefesten giren oksijen ve diğer maddeler bedenimiz tarafından sindirilir. Fizik bedenin subtil bir tarafı olan eterik beden de, solunum yolu ile prana gibi çeşitli subtil enerjileri özümser ve bunlar bedenin her tarafına yayılır. Negatif beslenme yiyecek zehirlenmesine yol açar. Yiyeceklere çeşitli ilaç, boya ve suni tatlandırıcı eklenmesi zehirlenmeye yol açar. Çevre kirliliği, hava kirliliği zehirlenmeye yol açar. Uygun olamayan şeylerin yenmesi zehirlenmeye yola açar.
Duygusal/Astral Beslenme
Fiziksel beslenme ötesinde insanın duygusal beslenme gereksinmeleri de vardır. Bu gereksinmeleri yerine getirilmemesi veya negatif duyguların varlığı fiziksel bedenin erken çökmesine, çeşitli hastalıklara ve hatta ölümüne bile yol açabilir. Duygusal beslenme astral bedenimizi etkiler, genelde duyularımızdan gelen algılardan oluşur. O halde, duyu organlarımız da beslenme araçlarıdır.
Astral bedenimiz duygularımıza göre renk ve şekil değiştirir. Duygusal besinler arasında müzik de gelir, boşuna ona ruhun gıdası dememişler. Müziğin şifalı tarafı olduğu gibi astral bedenin üzerinde direkt etkisi de vardır. En olumlu etki müziğin ezoterik yönünü bilen veya sezen ustalar tarafından bestelenen müzikten elde edilir. Negatif müzik de vardır, ondan kaçınmak gerekir, astral zehirlenme dahil çeşitli olumsuz etkileri vardır. Bazı seslerin insanları hasta ettiği tespit edilmiştir. Müzikle insanda hemen hemen her türlü duygu uyarmak mümkündür. Ses kirliliği özellikle ülkemizde önemli bir sorundur. Ses kirliliği üretenler insanlara son derece gerçek ve elle tutulur bir zarar verdiklerinden dolayı karmik yüklenmeye tabidirler.
Diğer bir duygusal beslenme kaynağı doğadır. Doğada yürüyüşler, doğal güzellikleri algılama ve kendimizi açmamızın sonsuz yararları vardır. Doğada güneş, ay, toprak, deniz, ağaç, bitki ve hayvanlardan gelen suptil enerjiler vardır. Maalesef, her yerde doğanın tahrip edildiğini, doğa ananın taciz edildiğini görürüz. Salt fiziksel menfaatler için estetikten yoksun doğallıktan uzak görüntüler yaratıyoruz, bunlar da duyular aracıyla içimize işleniliyor, duygusal zehirlenmeye ve açlığa yol açıyor. O halde, doğal beslenme, doğal kumaşlarla giyim, doğal yapılarda yaşam ve doğal davranış öneriyoruz.
Zihinsel/Mental Beslenme
Zihinsel faaliyetlerimizle zihinsel gıdayı üretiriz. Bilgi yine de genelde duyular yolu ile içimize işler. Bilgi yorumlanır, sınıflandırılır ve fikirler ve kavramlar üretilir. Yanlış kavramlar (konseptler) insanı içten sakatlar, duygusal ve bedensel işlevlere çomak atar, davranış bozukluklara yol açar. İnsanın düşünce işlevlerini düzgün ve objektif bir şekilde yürütmesi gerekir. Bu konuya Gurdjieff öğretileri ağırlık verir. Ayrıca, beyin sağlığı için zihnin çalıştırılması, televizyon gibi araçlarla pasif bir konuma getirilmemesi. Sürekli küçük hesaplarla oyalanmamak gerekir. İnsan zihni beyinle birlikte en gelişmiş bilgisayardan kat kat üstündür, onda işlediğimiz malzemelere dikkat edelim. İsterseniz en güzel bir mekanda yaşayın, içinizde çöplük barındırdıktan sonra hiç bir yararı yoktur. Zihinsel gücünüze güvenin, düşünceleriniz pozitifse pozitif şeyleri çekersiniz, negatifse negatif şeyleri çekersiniz.
Ruhsal beslenme
Son olarak ruhsal beslenmeye geldik, eğer beden, duygu ve zihin uyumlu ve pozitifi bir şekilde çalışırsa, ruhsal yönden de bütünlük hissederiz, doyumlu oluruz. Aydınlanma, farkındalık ve şuurluluk bize ruhsal beslenmenin yollarını açar. Meditasyon, dua, içsel sesimizi dinlemek, iyi düzenlenmiş bir ritüel, insanlarla sağlıklı ve doyurucu ilişkiler bizi ruhsal doyuma götürür. Sevgi, erk ve bilgelik bizi ruhsal doyuma götürür. Her türlü nefret, kin ve ayrımcılık bizi uzaklaştırır. Kendi iç potansiyelimizi ortaya çıkarmak, kendimizi bütünleştirmemiz, hemcinslerimize karşı olumlu ilişkiler bizde ruhsal doyum sağlar.
Vejetaryenlik
Beslenme bizim en doğal bedensel faaliyetlerimizden biridir. Binlerce yıldır, insanoğlu hayatta kalabilmek için her türlü besin maddesini kullanmıştır, gerektiğinde avlamıştır. Burada yanlış bir şey yoktur, bu bir doğa kanunudur. Ancak, atarımızın vahşi birer etobur olduğu konusu film ve hatta tarihçiler tarafından abartılmıştır. İnsan bedenine en yakın fiziğe sahip olan maymunlar genelde koyu vejetaryendir ve et yedirildiklerinde hastalanıp tüyleri dökülür. Ayrıca, insan aynı zamanda ruhsal bir varlıktır, doğa kanunlarına olduğu gibi ister istemez evrenin ruhsal kanunlarına da tabiidir. Eğer başıboş bir hayat sürdürmek yerine evrene uyum sağlamayı ve insan olarak potansiyellerini ortaya çıkarmayı tercih edecekse, bunlara kulak vermesi gerekir. Sanskritçe'de Ahimsa herhangi bir canlıya zarar vermemek anlamına gelir ve ruhsal gelişmenin başlıca bir şartı olarak kabul edilir. Canlılar çeşit çeşittir, örneğin bir elma doğa tarafından yenilmek için sunulmuştur. Oysa bir havuç bir köktür, onu yediğimiz zaman onun canını alırız, ama elbette bir insan ile aynı tekamül seviyesinde değildir. Kedi, köpek gibi zeki hayvan türlerini yemekten tiksiniriz, bunlara maymun, yunus balığı, at gibi hayvanları da katmamız gerekir. Aslında besin olarak kullanabileceğimiz bir canlının tekamül seviyesi bize ters orantılı olarak etkileyeceğe konusunda ezoterik bir kural vardır. Canlı ne kadar gelişmişse bize o kadar olumsuz bir etki yayar. O halde, gıda konusunda şöyle bir tablo düşünebiliriz:
- İnsan,
- Zeki hayvanlar
- Memeli hayvanlar
- Kümes hayvanları
- Sürüngenler
- Balıklar, deniz canlıları, böcekler ve kabuklular (karides vs.)
- Yumurta
- Süt mamulleri
- Meyve ve Bitkiler
- Tek hücreleriler ve mantarlar
Eğer et yiyeceksek. Deniz mahsulleri sınırlı bir şekilde yemekte fazla bir karmik etkisi yoktur. Ancak, vejetaryenliğin manevi faydalarından (şuur açıklığı, psişik hassasiyet gibi) yararlanmak için asgari indirilmelidir. Bu sınıflandırmanın üstündekileri yemekte sadece ezoterik değil ciddi sağlık nedenleri de vardır. Ayrıca, süt mamulleri de (fazlası zararlı) bir lakto-vejetaryen diyette yer alabilir.
Vejetaryen Olman için 20 İyi Neden
- Vejetaryenler daha sağlıklı ve daha uzun ömürlüdürler.
- Vejetaryenler daha duyarlı ve yaratıcıdır. Duygusal zekaları daha gelişmiştir.
- Vejetaryenlerin zihinleri daha iyi çalışır.
- Vejetaryenler daha şuurlu ve ruhsal gelişmeye açıktır.
- Vejetaryenler daha az kilolu, çekici ve cinsel açıdan faaldir.
- Biyolojik açıdan insan bedeni etoburluğa uygun değildir.
- Et zor hazmedilir, ağrılık yapar, sindirim sistemi yavaşlatır, bağırsaklarda çürür ve kabız yapar.
- Etteki toksinler insanı zehirler.
- Etteki hormonlar insan bedenine işler.
- Et mikrop, virüs ve kir yuvasıdır. Meyve ve sebzeler temizdir, çiğ de yenilebilir.
- Et kanserojendir. Meyve, sebze ve otlar şifalıdır.
- Et çabuk bozulur, pis kokar ve görüntüsü kötüdür. Meyve ve sebzeler güzel kokar ve görüntüleri hoştur.
- Ette önemli bir gıda yoktur, sebze ve meyveler ise en önemli vitamin ve mineralleri barındırlar, yeterli miktarda protein de içerir. Fazla protein zararlıdır ve yağa dönüşür. Vejetaryenler dahi bir çok kez aşırı protein alabiliyorlar.
- Et tatlandırmak için bekletilir, pişirilir ve sos ve baharat eklenir. Meyve, sebze ve otların bin bir tadı ve lezzeti vardır.
- Et yeme hayvanların vahşi bir şekilde katledilmesi gerektirir. Meyve ve sebzeler doğa tarafından yenilmek için sunulmuştur. Bir meyve kopardığın zaman ağacı veya bitkisi ölmez. Yenilmek için yaratılmıştır.
- Et pahalı bir gıdadır.
- Hayvancılık geniş meraların hayvanlara tahsis edilmesini gerektirir. Bu alanlar tarıma tahsis edilse daha çok insanı doyurabilecek besin üretilir.
- Hayvancılık çevre kirliliğe yol açar.
- Tarih boyunca en ünlü düşünürler, filozoflar, bilim adamları ve sanatçılar vejetaryendi.
- Dünya nüfusunun önemli bir bölümü vejetaryendir.
Vejetaryenlikte dikkat edilecek hususlar: Organik ve ilaçsız gıdalar tercih edilmelidir. Zaman zaman B12 vitamini, yoğurt, deniz mahsulleri, vitamin hapları, bira mayası, soya gibi kaynaklardan takviye edilmelidir. Fazla ekmek, hamur işleri, yumurta, süt mamulleri, pirinç, tuz, şeker yenmemeli. Sağlık için her gün çiğ sebze ve meyve yenmeli.
Önerilen kitaplar:
Bitkisel Protein ile Dengeli Beslenme - Müheyya İzer, Redhouse Yayınevi, İstanbul, 1983
Vejetaryen Beslenme - Avadhutika Anandamitra Acarya, Okyanus Yayınevi, 1996
Vejetaryenliğin Yararları - Sâdık Hidâyet, Farsça aslından çeviren Mehmet Kanar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1997
Copyright © 2000 hermetics.org
Hazırlayan Kemal Menemencioğlu
Yorum (0) Kalıcı Bağlantı
Organların Dinlenmesi
26/5/2009
Bedenin veya organların dinlendirilmesi binlerce yıldır bilinegelen birşeydir. Eski uygarlıklar, daha sonra Yunan ve Roma uygarlıkları bu yöntemi uygulamışlardır. Her dinde bir oruç veya perhiz yöntemi güdüldüğü bilinir. Dinlerin ortaya koyduğu oruçlar sağlık açısından organları dinlendirmekten, zehirlerinden kurtarmaktan başka birşey değildir. Çağımızın besin uzmanlarına göre, çağımız insanı zaman zaman organlarını dinlendirmediği için çok şey kaybetmektedir. İnsan istediği kadar iyi kaliteli besin alsın; eğer toksinler birikmişse, bunlardan kurtulmadıkça beden bizi sağlıklı bir biçimde besleyemez. Bedeni bu zehirlerden kurtarmanın en akla yakın yolu organları dinlendirmek, yani yemek yememektir. Yalnız yemek yememek başkadır, perhiz etmek başkadır. Aradaki farkı belirtmek yerinde olur. Yemek yememek, yani aç kalmak bedenin besine gereksinimi varken onu bundan yoksun bırakmaktır. Perhiz ise bilimsel ve bilinçli biçimde bedeni toksinlerden kurtarmaktır. Doğal bir kurala göre, beden yiyecek birşey bulamayınca, ilk olarak en az gereksinim duyduğu maddeleri kemirir; yani toksinini ve zehirini. Beden bu toksinlerden kurtulunca birçok hastalıklar, yakınmalar yok olur; romatizma, arterit, şeker hastalığı, gut, migren, şişmanlık, kabızlık, sindirim bozukluğu v.b. gibi.
Bilinçli bir biçimde perhiz eden bir insan günlerce açlık duymayabilir. Çünkü beden kendi rezervlerini kullanmakta, yani gereksiz yağlarını yakıp eritmektedir. Her ne kadar organlar bedeni temiz tutmak için sürekli salgı salgılıyorlarsa da, solunduğumuz pis havanın ve yanlış beslenmenin yarattığı olumsuz etkiler salgı organlarının atabilme kapasitesinin üstündedir. Sonuç olarak kan pislikle dolar, salgı organları aşırı çalıştığından yorulur, bedenin direnç gücü zayıflar ve kronik hastalıklar baş gösterir.
Pek çok insan güçten düşeceğini sanarak bir öğün aç kalmaktan veya perhiz etmekten sakınır. Bu tamamen yanlış bir kanıdır. Kazazedelerin aç, susuz yaşadıkları çok duyulmuştur. Hasta bir hayvan günlerce her tür yiyeceği reddeder. Dişi kuşlar ve balıklar aç kalınca, bedenleri biriken yumurtaları besin olarak kullanır. Kış uykusuna dalan hayvanların bedeninde besleyici rezervler vardır. Ot bolken kuyruklarında yağ biriken koyunlar, kıtlık olunca bu yağı besin olarak kullanırlar. Hayvanda olduğu gibi, insan bedeninde de açlığa, kıtlığa veya perhize karşı koyacak besin rezervleri vardır.
Pratik ve kolay yoldan organları nasıl dinlendirmeli :
1) Haftada bir : Akşam yemeğinden sonra ertesi akşam yemeğine kadar hiçbir yiyecek veya içecek almamak. Perhize yeni başlanıyorsa, yalnız kaynamış su veya suyla meyve suyu karışımı içilebilir.
2) On beş günde veya ayda bir : Akşam yemeğinden sonra ertesi gün ve daha ertesi gün öğleye kadar, yani 36 saat yalnız kaynamış su içmek. (Bedeni de dinlendirmek için bunu tercihen hafta sonunda yapmalı.)
3) Haftada bir ve hep aynı günde : 24 saat, yani 3 öğün yalnız tek meyve yemek; ertesi gün kahvaltıda da aynı meyveyi yemek.
4) Ayda bir : 3 gün sırayla tek meyve yemek ve susadıkça biraz su veya şifalı doğal çaylardan şekersiz içmek.
5) Yılda bir (et yiyenler için yılda iki) : 15 gün yalnız meyve ve sebze yemek. (Bu süre içinde protein, yağ, unlu madde veya şeker kesinlikle alınmamalıdır.) Beden ilkbahar veya yaz aylarında arınır. Meyvenin ve yeşilliğin bu mevsimdeki bolluğu, güneş ve açık hava bu kürü kolaylaştırır. Ama bedenin şiddetle arınması gerekiyorsa, zaman kaybetmeden bu kür herhangi bir mevsimde uygulanabilir. Perhiz veya kür sona erdiğinde, en önemli sorun insanın katı besin olarak ilk ne yiyeceğidir. Eğer perhiz kısa süreli, yani bir veya iki üç günlük ise, birkaç gün az yemekle yetinmeli. Eğer kür bir haftayı veya 15 günü bulmuşsa, ilk günün sabahı gene sıvı besin almalı. İkinci gün birinci öğün fırında kabuğu ile pişmiş patates, ikinci öğün fırında pişmiş elma yemeli. Üçüncü gün kahvaltıda 2 ince dilim kızarmış ekmekle biraz tuzsuz beyaz peynir yenebilir. Öğleyin fırında pişmiş patatesle salata, akşam yalnız meyve yemeli. Üçüncü günden sonra besin miktarı çoğaltılır, ama gene de sofradan tok kalkılmaz. Ancak birşeyi unutmamamk gerekir: Bu kürden sonra gene bedende toksin bırakacak cinsten besin yenirse, kısa süre sonra eski yakınmalar ve rahatsızlıklar yeniden baş gösterir. Şunu da bir kez daha tekrarlamakta yarar var: Sofradan tok kalkmamalı ve acıkmadan yememeli.
Organlar dinlenirken :
Kür süresince bedenin asitleşmeye eğilimi vardır. Bu asiditeye set çekmek için her gün bir miktar limonlu su içmeli. Buna bir çimdik karbonat da katılabilir. Meyve suları kaynatılmış ve soğutulmuş suyla karıştırılarak içilebilir. Yalnız susadıkça içmeli. Susamadan içmenin ne yararı vardır, ne de salık verilir. Çünkü bu perhiz süresince bedendeki oksidasyon çoğalır. Bu çoğalma toksinlerin giderilmekte olmasından ileri gelir. Aşırı su içilirse toksinler giderilemez.
Beden kısmen bağırsaklar, kısmen de böbrekler yoluyla temizlenir. Perhiz eden bir insanın idrarı daha koyu ve daha asittir. Bağırsaklar da normal çalışmaz. Bu nedenle iki günde bir lavman yapmalı, yoksa bedendeki toksinler kana karışır. Perhiz süresince insanda garip arazlar belirebilir; paslı dil, ağız kokusu, baş ağrısı, bulantı, baş dönmesi, kabızlık, bağırsaklar boşaldığında nahoş koku v.b. gibi. Bütün bunlar bedenin toksinlerinden kurtulmakta olduğunu gösterdiğinden, endişe edilmemelidir. Ayrıca kan basıncı azalır, düşükse normale gelir, safra kesesi pisliğinden kurtulur, nabız atışı hafifler, kalp rahatlar, kan dolaşımı rahatsızlıkları yok olur, düşük ve yorgun organlar yerlerini bulur. Bedenin temizlenmesine fırsat verilmezse, kronik hastalıklardan başka ciltte çıban, sivilce, kızartılar, kaşıntılar da belirebilir. Bu belirtiler kanın temiz olmadığını gösterir.
Kür sırasında her ne kadar bellek zayıflarsa da, sonradan zihinde canlılık, bedende hafiflik hissedilir. Sağlıklı bir insan kür süresince çalışabilir. Hastanın ise yatması veya dinlenerek kürü sürdürmesi daha doğru olur.
Yeni bir beslenme sistemi uygulanınca beden de, zihin de 10 gün sonra değişmeye başlar. Bu değişim ancak 4 ayda tamamlanır. Kan plazması yaklaşık 10 günde, akyuvarlar 20-80 günde, alyuvarlar 120 günde değişir.
MÜHEYYA İZER - Bitkisel Protein ile DENGELİ BESLENME
Yorum (0) Kalıcı Bağlantı
ORUÇ HAKKINDA...
26/5/2009
Oruç hakkındaki bu yazıyı Amerikalı Dr.Alan Cott tarafından yazılan ‘’Oruç, En İyi Diet’’ isimli bir kitabı okuduktan yıllar evvel yazmıştım.
Şimdi bunu tekrar kaleme alıyorum ve yıllar boyu oruçla ilgili yaşanmış tecrübelerden öğrendiklerimi ve kliniğimde oruçla ilgili sorunları tedavi ederken karşılaştıklarımı da ekliyorum.
Yukarıda bahsettiğim kitapta Müslüman orucundan bahsedilmiyordu. Anlatılan, bazı kişilerin uyguladığı belirli bir süre için sadece su, sebze ve meyve suları içerek yapılan bir oruç idi.
Müslüman orucu hem yarım bir oruç hem de tam bir oruçtur. İnsan yemeden ve içmeden bir süre geçirir ve eğer mümkünse buna ek olarak negative düşüncelerden de uzak durur. Ayrıca, bu tip oruçta bedenimizi bedensel ihtiyaçlarımızı tatmin etmeye yönelik arzu ve dürtülerden de uzak durmak gerekir. Örneğin cinsellik oruç süresince yasaktır, ama gece buna izin vardır.
Benim niyetim orucun fayda ve zararlarını tartışmak değil, fakat oruç tutmak isteyen kişilere yardımcı olmak amacıyla orucun mekanizmasını, yaşanabilecek sorunları anlatmaktır.
Dolayısıyla yazdıklarımın çoğu ispatlanmıştır ve bunlarla ilgili veriler gerek internette gerekse kitaplarda bulunabilir.
ORUCA BAŞLAMAK:
Oruç için bir hazırlık yapılır, güneş doğmadan önce kalkıp birşeyler yenir. Tabii, iştahı olanlar ve aç kalmaktan korkanlar bu saatte eğer yiyebiliyorlarsa fazla yerler. Ancak, gerçek olan ise ne kadar fazla yerseniz o kadar da çabuk acıkırsınız.
Dolayısıyla, gün içinde ki ihtiyacınızı karşılayacak besinlerden oluşan bir sahur yemek daha akıllıca olacaktır. Bu öğünde vücud için gerekli yağ asitlerini içeren kompleks karbonhidratlardan besinler ve bitkisel proteinler tüketmek daha uygundur.
Örneğin, bir porsiyon yoğurt ve bal ilave edilmiş ve keten tohumu ilave edilmiş müsli çok iyi bir oruç öncesi yiyeceği olacaktır.
Yemek hazırlamaya vakti olmayanlar içinde eczanelerde satılan besin tozundan yapılacak sıvı bir içecek de iyi bir çözüm olabilir, veyahut hafif ama tam buğday ürünlerinden oluşan bir öğün başka bir seçenek olabilir.
Bunun yanısıra süt içip hurma yemek ve buna tam buğday ürünleri ile vitamin ve mineral karışımı ilave etmek fena fikir sayılmaz. Şayet süt alerjiniz varsa bunun yerine soya sütü içebilirsiniz.
Beyaz undan mamul rafine karbonhidratlar ve beyaz pirinç yemek pek iyi bir fikir değildir, çünkü bunlar çok çabuk hazmedilirler ve kısa süre sonra acıkırsınız. Buna sebep da kan şekerini çok çabuk yükseltip sonrada çok hızlı düşürmeleridir. Öte yanda kompleks bir karbonhidrat kan şekeri seviyesini dengede tutarak daha yavaş sindirilir.
Kahverengi pirinç, tam buğday ürünleri, bütün sebze ve meyveler (çok nişastalı olanlar ve az lifli olanlar hariç) orucu bozarken de çok yararlıdır. Meyvelerin içinde kolayca kullanılabilen şeker vardır, ama bu kan şekerinizde çok ani yükselmeler ve düşüşler yaşatmaz. İnsanların iftardan sonra başının dönmesine sebep basit şekerler (beyaz şeker) tüketmeleridir.. Beyaz şeker kandaki şekerin aniden yükselmesine, dolayısıyla insülin salgısının artmasına sebep olur. Yüksek miktarda salgılanan insülin de kan şekerini çok süratli düşürür. Kompleks karbonhidratlar yediğimiz zaman bunların içindeki lif sindirimi yavaşlatır, dolayısıyla kan şekeri yavaş yavaş yükselir.
TOKSİNLERDEN ARINMA / DETOKS
Oruç tutmadığı zamanlarda da kabızlık şikayeti olanlar için kötü haber oruç süresinde bu sorunun daha fazlalaşacağı ve kabızlığın orucun yaptığı toksinlerden arınma etkisini engellemesidir.
Bu kişilere önerimiz oruca başlamadan önceki birkaç gün hafif yiyecekler yemek, hayvansal proteinlerden uzak durmak, bol su içmek ve bağırsakları temizleyecek bir preperat kullanmalarıdır.
Kabızlığın şekline bağlı olarak genel önerilerimiz şunlardır:
Gece yatmadan önce büyük bir bardak su ile bir lif karışımı içiniz.
Ayrıca, doktorunuza danışarak eczanelerden çok hafif laksatifler alabilirsiniz.
Öğünlerinizde daha fazla lif almaya gayret edin, ancak düşük lifli gıdalara alışkınsanız birden kendinizi şişkin hissedebilirsiniz. Normal beslenmenize uygun miktarda spirulina veya chlorella ilave ederek detoks işlemine yardımcı olabilirsiniz. Ancak, bu yosun kökenli hapların çevre kirliliği olmayan kaynaklardan gelmelerine dikkat edin. Birde klorella veya spirulinaya alerjisi olan kişilerin küçük bir miktarla başlamasını öneririz.
Oruca başlamak için neden detoks önerdiğimi merak edebilirsiniz. Müslümanların çoğu hiç bir şekilde detoks yapmadan balıklama oruca atlarlar. Bazıları ise bir önceki ayda haftanın birkaç günü oruç tutmuş olacakları için bu da kendi içinde bir detoks sayılır.
Ramazan ayında doğrudan oruca atlayanlar ise ilk hafta zorluk çekerler, çünkü bedenlerinde metabolizmanın normal çalışması doğrultusunda dışarı çıkma yolunu bulamamış pek çok atık madde vardır.
Bu nasıl oluyor diye sorabilirsiniz....
Aşağıda ki deney bunun ispatıdır.
BİLİMSEL BİR DENEY
Laboratuar ortamında tavuktan alınan hücreler Ringer solüsyonu içinde geliştirilmiş ve bu solüsyon her gün değiştirilmiş. Bu yöntemle hücreler 20 yıldan fazla yaşatılmışlar. Hücrelerin ölüm nedeni ise resmi bir tatil süresinde laboratuar kapalı olduğundan solüsyonun değiştirilememesi imiş. Bu deneyde gösteriyor ki içlerindeki metabolitler le etkin bir şekilde mücadele edildiğinde hücreler uzun süre yaşıyorlar. Bu deney süresince Hücrelerin içine konduğu Ringer solüsyonu hücrelerden çıkan metabolizma atıkları ile kirleniyordu ama gene de bunların içinde hücre için gerekli besinler vardı. Bu da gösteriyor ki hücreleri öldüren içlerindeki toksik maddelerdir.
Aynen burada olduğu gibi bedenimizin metabolizma atıklarıda karaciğer tarafından işlendikten sonra büyük abdest olarak ve de böbrekler tarafından işlendikten sonra idrar la dışarı atılır. Buna ek olarak derimizden ter yoluyla, ciğerlerimizden de ağzımızdan gelen buhar yoluyla atılır.
Şayet, herhangi bir nedenle karaciğer, böbrekler, deri veya akciğerlerin tembelliği yüzünden bu atıklardan iyi bir şekilde kurtulunamazsa bedenimiz bu atıkları kendi içinde depolayacaktır.
Atık maddeler, yediğimiz besinlerdeki metabolizma atıkları ile gerek nefes alarak, gerekse su içerek etkilendiğimiz çevre kirliliğidir.
Oruç tutmadığımız dönemlerde hücrelerimiz bedene giren besinleri işlemekle meşguldür ve bu işlem hücrelerin çok vaktini alır ve içlerinde kalan atıkları temizlemeye fırsat bırakmaz. Ta ki, biz sürekli yemeyi bıraktığımızda hücrelerin bu atıklarla uğraşmaya vakti olacaktır.
İşte, bu yüzden her zaman insanlara akşam saat altıdan sonra sabah sekize kadar bir şey yememelerini tavsiye ederim. Diğer bir deyişle şayet vücudun toksinlerden arınma ve atıkları dışarı atma işlemine önem vermezsek kendi kendimizi tüketmemiz mümkündür.
Evet! Şimdi gelelim oruca. Temel olarak oruç güneşin doğuşundan batmasına kadar yemek ve içmekten vazgeçmektir. Oruç süresi memleketlere, mevsimlere ve yıllara göre değişir. Bazı memleketler için bu 14 saat bile olabilir. Fakat, Müslüman takvimi sabit olmayan bir ay takvimi olduğu için devamlı değişir ve belli yıllarda kışın oruç tutmuş olanlar daha ileri yıllarda kendilerini yazın oruç tutarken bulurlar.
KETOSIS : (karbonhidrat metabolizmasının yavaşlaması veya düzeninin bozulması sonucu vücutta ketonların artması)
Peki, oruç sırasında ne olur? Uzun bir oruç ketosisle sonuçlanır. Vücut, aldığı besinlerden sürekli olarak ürettiği enerji deposunu, yani glikojenini tüketir ve vücut yağı içinde depolanan yedek glikojen depolarına yönelir. Bir insan ne kadar şişman olursa olsun, bedeni yedek yağ deposuna yönelmekte çok isteksizdir, dolayısıyla insanın yaşam mekanizması depo enerji rezervlerine yönelmeden önce vücut metabolizmasını yavaşlatır ve kan şekeri seviyesini çok düşürür.
O halde günde 14-18 saat oruç tutan bir insan ketosis durumunda mıdır?
Emin olun bu kişiden kişiye değişir ve ancak idrar veya nefeste uygulanan ketone testi ile belirlenebilir.
Oruçlu bir insanda mide krampları gibi sindirim sisteminin refleks hareketleri de sık görülür. Biz, bedenimizde yeterli gıda olmadığından dolayımı açlık hissederiz? Çoğu kez durum böyle değildir.
Bedenimizin yiyeceğe ihtiyacı olmasa da biz açlık hissederiz. Kan şekeri düştüğü zaman başımız dönebilir ve soğuğa karşı daha az dayanıklı oluruz (oruç olmadığımız döneme kıyasla) .
Oruç tutarken pek çok insanda baş ağrısı görülür. Bunun nedenleri çeşitlidir. Bazen gastrik reflex bir hareketten dolayı baş ağrısı oluşur, bazen de kan dolaşımına hücreler tarafından bırakılan ve serbestçe dolaşmaya başlayan toksinler buna sebep olur.
Hem hücrelerin içinde ve hem de yağ hücrelerinde hapsedilmiş atıklar serbest kalır ve kanda kendilerine bir çıkış yolu bulmaya çalışır, çünkü oruçlu olduğumuz için besin tüketmeyerek hücrelere içlerindeki atıklarla uğraşmak için vakit vermiş oluruz.
Böylece, hücreler içlerinde birikmiş atıkları tekrar gerisin geriye kana atarlar ve bu atıklarda kan yoluyla karaciğer, böbrekler, deri ve akciğerlere giderek vücuttan atılmaya çalışırlar.
Bu işlem de sonuç olarak kokan bir nefes, kokan bir ter, koyu renkli bir idrar ve kokulu dışkılar meydana getirir.
Ayrıca, oruca başladıktan sonra birkaç gün içinde daha hızlı bir atıktan kurtulma yöntemi, yani ishal karşımıza çıkabilir. Kanda toksinlerin miktarı artar ve bu toksinler dışarı atılırken halsizlik, isteksizlik, vücut ağrıları gibi etkileri olur.
Bütün bunlar kulağa pek hoş gelmiyor, ancak dışarı atılamayıp hücre içinde bırakılan toksinler hücrenin daha çabuk yaşlanmasına ve dejenere olmasına neden olduğundan daha da kötü sonuçlar doğurur.
Tabii ki oruç dönemine başlamadan önce biraz detoks yapmış olan bir insan bu semptomların tümü yerine biraz yorgunluk ve açlık hisseder o kadar.
Oruç tutan herhangi bir kimse orucun ikinci haftasında daha iyi hissettiğini söyler. Çünkü, aradaki bu zaman zarfında bedenin refleks hareketleri yeni öğün zamanlarına adapte olmuştur ve hücrelerde biriken atıklarda temizlenebilmek için vakit bulmuşlardır. Böylece, hem hücrelerden hem de yağ hücrelerinden metabolizma atıklarının fazla yükü alınmış ve bu şekilde onların yükü hafifletilmiş olmaktadır.
Ancak, bu dönemde bazı problemler açığa çıkmaya başlayabilir. Benim en çok dikkatimi çekenler böbrek ağrıları, ürik asit metabolizmasındaki bozukluktan kaynaklanan guta bağlı artrit ve gastrittir. Ayrıca, büyük bir ihtimalle detoks reaksiyonuna bağlı olarak akut gastroenteritis (daha önce bahsettiğim ishalden çok çok farklı) görülebilir.
Bütün bu medikal sorunlar doğrudan oruç tutma ile değil, fakat her gün orucun nasıl açıldığı ile ilgilidir.
Hastalarıma en çok söylediğim cümle ‘’bu sorunlar oruçtan dolayı değil, ama senin orucu nasıl açtığın ile ilgili’’ dir.
Çoğu insan 14—18 saatlik bir açlıktan sonra her zaman yedikleri bol baharatlı etleri yanında kocaman bir tabak pilavla birlikte tüketirler.
Buradaki sorun alışılagelenden daha uzun bir zaman istirahat etmiş ve boş olan sindirim sistemi süratli yenen rahatsız edici yiyecekleri almaya hazır olmamasıdır. Benim önerim iftarda hafif yenmesi, hayvansal proteinleri azaltarak bunların yerine sebze ve tahılların tüketilmesidir. Bu tedbir urik asit taşları ve birikintileri ve yukarıda bahsettiğimiz rahatsızlıkların oluşmasını engeller.
Ayrıca, bazı fasulye türlerinin de ürik asidi yüksek olanlarda sorun yarattığı bilinir. Bol meyve suyu içmenin bu semptomları engellemekte çok yararı vardır. İftardan sonra gece boyunca bol su içmek iyi bir engelleyici yöntemdir. Şayet ürik asit taşı üretmeye bünyenin eğilimi varsa, o zaman piyasada satılan preparatları kullanmak faydalı olabilir.
Gastroentestinal problemlerin nedenleri orucun yanlış açmanın yanısıra buzdolabından çıkmış soğuk yiyecekleri yemek veya daha da kötüsü uzun süreler açıkta bekletilmiş yiyecekleri yemektir. Örneğin, Asya lılar pirinci pişirip uzun süre sıcak havada açıkta tencerede bırakırlar ve de bu pirincin içinde mikropların üremeye başladığını farkına varmazlar.
YİYECEK ALERJİLERİ
Oruç ayı süresince hastalarımda başka bir problemle daha karşılaştım. Bazı besin maddelerine alerjisi olan kişiler iftarda bu yiyeceklerden yediklerinde kesinlikle alerjik bir reaksiyonla karşılaşıyorlar.
Bunun açıklaması şöyle olabilir : Aslında kişi bu besinlere karşı çok hassastır, ancak bunların etkisi düzenli öğünler yenildiği için ve diğer sindirim fonksiyonlarından ötür maskelenebilir. Dolayısıyla oruçluyken yemek yenmediği için vücudun hassalığından kaynaklanan reaksiyonları kamçılayabilir. Aslında bu çok yararlıdır, çünkü hangi tip gıdalara hassas olduğumuzu öğreniriz ve böylece bu yiyeceklerden uzak durabiliriz.
Her ne kadar bu yiyeceklere karşı bizde alerji başladığını düşünsek bile unutulmaması gereken bizim bu yiyeceklere karşı zaten alerjimiz olduğudur.
Örneğin, karides alerjimiz varsa normal günlerin öğünlerinde bu besini tüketmek ertesi sabah akan bir burunla uyanmamıza neden olur, ama iftarda karides yersek hemen ağzımızın içinde bir kaşıntıya sebep olur.
Alerjik olduğumuz yiyeceklerle ilgili yapabileceğimiz en mantıklı şey bu yiyeceklerden kaçınmaktır ve özellikle bu yiyecekleri iftarda tüketmemektir. Çok isterseniz iftardan sonra ve gecenin ilerleyen saatlerinde bunları tüketebilirsiniz.
İftarda alınacak en uygun gıda sade ve besleyici besinlerdir. Pek çok Müslüman Hz. Muhammed’in hurma yiyip süt içtiğini bilir. Sahurda da aynı besinleri tüketiyordu. Böylece oruç ketotik bir oruç oluyordu, kısacası bedende bir ketosis oluşuyordu,yani yağlar kırılıyor ve beden toksinlerden arınma işlemini gerçekleştiriyordu.
Araştırmalar göstermiştir ki bu tip bir oruç ta tümürlerin bile küçülmesi ve hatta bedenden tamamen atılması mümkündür.
Bu şekilde bir oruç şeklinin, yani bedenin ihtiyacı olan kaloriden daha azını tüketmenin daha pek çok faydası vardır, ancak bunu ciddi bir tıbbi denetim altında yapmak gereklidir.
Ayrıca, gut, kolit, kabızlık gibi sorunları bu tip bir oruçla engellemek, basit yiyecekler tüketip hastalığı kamçılayıcı besinlerden kaçınarak tedavi etmek mümkündür.
Tabii ki kaçınılması gereken yiyecekler insandan insana değişir. Pek çok insan glutene karşı duyarlıdır, pek çoğunun baharat ve acı biber alerjisi vardır, bazıları belirli sebzeleri ve etleri yiyemezler. Dolayısıyla hangi tip yiyeceklerden kaçınılması gerektiği tamamen kişiseldir.
Bütün bunlara dikkat edilerek geçirilen bir aylık oruç dönemi sindirimi düzenler ve küçük bazı sindirim sorunlarının ve hatta daha ciddi olanlarında halledilmesini sağlar
BAHARATLAR
Özelikle Asya mutfağında bütün yiyecekler çok baharatlıdır. Baharatlarda karaciğer ve böbreğin uğraşıp işlemesi gereken pek çok temel yağ türleri ve diğer maddeler vardır. Bu yüzden Oruç ayı boyunca gündüzleri bedene 14-18 saat boyunca su alınmadığı için baharat tükeitmini azaltmak veya kesmek en uygunudur.
Orucun KAN YAĞLARI üzerindeki etkileri
Ramazan orucunun kan daki lipid seviyeleri üzerindeki etkileri hakkında pek çok araştırma okudum. Bu araştırmalarda orucun kan serumundaki kolestrolü düşürdüğü, buna karşılık iyi kolestroli arttırdığı tesbit edildi.
Dehidrasyon-SUSUZLUK
Bu dönemde biraz sudan uzak kalmak hiç de kötü değildir ve gerçekte tüm vücut sıvılarının daha konsantre olmasını sağlar ve biraz kuruluk meydana getirir.
Bedenin zaten kendi su tutma mekanizması vardır. Örneğin bitkilerde ki az miktarda susuzluğun ve bünyede su tutmanın en azından onların daha uzun ömürlü olmasını sağladığı görülmüştür.
KAN ŞEKERİ ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ
Orucun kan şekeri üzerindeki etkileri ile ilgili olarak gene pek çok araştırma yapılmıştır. Her ne kadar değişik araştırma şekillerine göre elde edilen sonuçlar farklılıklar göstersede bir konsensus sağlanmıştır ve genelde faydalı olduğuna karar verilmiştir.
Ancak,ben kendi kliniğimde bunun böyle olmadığını gördüm, çünkü Ramazan ayı boyunca pek çok insan aşırı miktarda tatlandırılmış su, tatlı şerbetler, içmeyi tercih ediyor!
Burada ismini vermeyeceğim başka bir müslüman ülkede yaşarken ev sahibi ve ailesi, kısacası 4 yetişkin insan Ramazanda her iki günde bir kilo şeker tüketiyorlardı.
Ayrıca, gene bana tuhaf gelen bir şey daha vardı; gündüzler gece, gecelerde gündüz olmuştu. Bütün gece uyanık kalıp yiyip içip sohbet edip günün büyük bir kısmını da uyku ile geçiriyorlardı. Bazı bölgelerde ise okullar kapanıyor ve iş hayatı minimuma indirgeniyordu.
Bana göre bütün bu uygulamalar orucun faydalı etkilerini azaltmaktan başka bir işe yaramıyor.
GASTRİT
Karşımıza gelen sorunlardan biri de gastrit. Yukarıda acı biber ve baharatın iftarda yenmesinin çok akıllıca bir seçim olmadığını söylemiştim. Bence kafeinli içeceklerde aynı kategoride. İftardan yaklaşık bir saat kadar sonra içilecek bir fincan kahve veya çay ortalama bir insan için zararlı değildir. Ancak, çok hassas bir insan için uykusuzluğa sebep olduğu kadar çayın içideki tannin maddeside zaten tenbelleşmiş dışkılama mekanizmasında kabızlığa sebep olur.
İftarda içilebilecek en güzel içecek taze zencefilden yapılmış çaydır. Ben taze zencefili alıp eziyorum, sıcak su, bal ve birazda limon suyu ekliyerek içiyorum. Bu sindirime faydalı oluyor ve iftardan sonra çok rahatlatıcı bir içecek oluyor.
Batıda taze zencefil bulmanın zor olduğunu biliyorum, onun yerine toz zencefilde kullanılabilir, ama lezzeti tazesi kadar güzel değildir.
Ayrıca, zencefilin ufak sindirim sorunlarına da iyi geldiğini tesbit ettim.
Hiperasidite için diğer bir çözüm eczanelerde bulabileceğiniz Magnesium Trisilicate. Oruç ayı için ayrıca hafif birde laksatif etkisi vardır. Ancak, etiketleri iyi okuyun ve içinde alüminyum bulunan hiçbirşeyi satın almayın. Zaten alüminyum folyo ve teneke kutu içeceklerden yeterli dozu alıyoruz!
alüminyum Alzheimer hasatalığı ile ilişkilidir ve herkesin içinde alüminyum bulunan antasid ilaçlar almamaya dikkat etmemesi gerekir.
Sadece 2 gün bile İslami orucu uyguladığınız zaman kendinizi iyi hissedersiniz. Tabii bunu tecrübe etmemiş kişilere anlatmak çok zor. Biz, her gün düzenli yemek yediğimiz zaman öyle bir hale geliriz ki artık yemek yemenin bizim enerjimize sanki bir katkısı olmaz. Ben, çok fazla yemek davetine katıldığım zaman yorgun ve halsiz hissederim. Bu tip davetlerde genelde yemekler çok lezzetlidir, o yüzden normalde daha fazla yenir.
Ben bunun için kendi tedavi yöntemimi buldum. Yaptığım şey iki gün oruç tutmak ve orucumu hafif yiyeceklerle açmak. Tabii orucun ilk günü oldukça zor geçiyor, çok yorgun hissediyorum, bütün vücudum ağrıyor ve de kendimi pek keyifli hissetmiyorum. İkinci gün daha az yorgun oluyorum ve bedenim daha iyi hissetmeye başlıyor.
Daha sonra üçüncü gün normale dönüp sabah kahvaltısı ile güne başlıyorum ve fevkalade iyi hissediyorum. Çok enerjik, hareketli ve hayat dolu oluyorum. Sindirim sistemim daha düzenli oluyor, yiyecekler daha lezzetli geliyor ama küçük miktarlarda yemek şartıyla. Ayrıca, öğünlerden sonra bir enerji dalgası ve iyi hissetme duygusu yaşıyorum. Bütün bunları oruçtan önce hiç yaşamıyordum.
Bir ay devam eden oruç süresinde gene aynı şey oluşur ve de daha yaygınlaşmış bir şekilde. Oruç tuttuğumuz zaman günlük rutinimizde pek çok değişiklik olur, örneğin sahur ve sabah namazı için daha fazla vakit ayırırız. Gece erken yatmak ise mümkün olmaz, çünkü akşam iftardan sonra insanda öyle bir enerji oluşur ki insan erken yatmak istemez. Genelde, dualar, sohbetler veya gündüz oruçlu olduğu sürede yapmakta zorlandığımız yüzlerce iş yapılır.
Tabii her zaman işler böyle değildir. Şayet iftarda çok fazla yemek yendiyse kendinizi son derece uykulu ve tembel bir konumda bulabilirsiniz. Dolayısıyla, iftardan sonra uyumak istemiyorsanız midenizin tamamını doldurmayın.
Hz.Muhammed’in yemekle ilgili tavsiyeleri çok basittir ‘’Acıktığınız zaman yiyin ve tıka basa doyana kadar yemeyin. Midenizin üçte biri yemekle, üçte biri sıvı ile ve diğer üçte biri de hava ile dolmalıdır.’’ İşin en güzel tarafı belki bir süre sonra eskisi kadar fazla uykuya ihtiyaç duymayacaksınız ve daha az uyku ile yetinebileceksiniz. Bu da az yemenin bir sonucudur!
Oruç tutarken ilaç alınması
Daha evvelde belirttiğim gibi oruç tutarken mide ve bağırsaklar sürekli yediğimiz dönemlere göre daha hassaslaşır. Dolayısıyla bedenimizin reaksiyon gösterdiği yiyeceklerin etkisi oruç tutmadığımız dönemlere göre daha şiddetli olacaktır. Çok konsantre vitamin ve besin destekleri sorun yaratabilir. Bunları en aza indirmek çok akıllıca olacaktır.
İlaçlar için ise aşağıdaki tedbirler alınabilir:
Diabetikler: Hypoglisemikler veya insülin alanlar aşağıdaki ayarlamaları yapabilirler . Oruç tutarken kandaki glukoz seviyesi aşağıya düşer, dolayısıyla sahurda bir doz alırsanız gün içinde hipoglisemi krizine girebilirsiniz. Semptomlar arasında vertigo, soğuk terleme ve baygınlık hissi olabilir.
Ben, hastalarıma genellikle günlük dozlarını akşam sahurda almalarını öneririm.
Günde 2 doz alanlar ise sahurdaki dozlarını ayarlamak zorunda. Sahurda daha azaltılmış bir doz almak yararlı olur. Oruç tutarken kan şekeri seviyelerini düzenleyebilmek için mutlaka doktorunuzla görüşün.
Tansiyon ilaçları için ise normal dozlarınızı uygulayın.
Bu ilaçları günde 3 doz halinde alanlar bu ilaçların daha uzun zaman salınımlı dozlarını alabilirler. Bu ayarlamaları yapmak için doktorunuzla konuşmakta büyük yarar var.
Antibiyotikler: Antibiyotik alması gerekenler günlük tek doz veya iki doz şeklinde olanları almalılar. Bazı antibiyotikler idrarda kristaller oluşturabilir ve idrar yaparken ağrı verebilirler gün boyu hiç su içilmediği için. Bu yüzden oruç tuttuğunuzu doktorunuza bildirin ve bu tip antibiyotikler verilmemesini sağlayın.
İdrar enfeksiyonlarını sık sık yaşayanlar ise antiseptik maddeleri eczanelerden alabilir.
Kabızlık. Daha evvel bahsettiğim gibi sebzeler ve kompleks karbonhidratlardan oluşan yiyecekler ve lif li ürünler tüketilerek engellenebilir. Ayrıca, bazı erik çeşitleri de faydalı olabilir. Hafif laksatifler de kullanılabilir..
Kabızlığın devam etmesine izin vermemek lazımdır, çünkü orucun detoks etkisini azaltır. Şayet, insan kabızsa karaciğer bu atıkların yükünden kurtulamaz.
Çay dan da biraz kaçınmak gerekir, çünkü hem astringent dır ve hem de içinde tannin maddesi vardır dolayısıyla kabızlığı arttırıcı bir etkisi vardır.
Oruç dönemi ilaç ve yiyecek alışkanlıklarınızla uğraşmak için çok uygundur. Sigara ve kafein tiryakileri oruç tutarken bu alışkanlıklarından vazgeçebildiklerine göre herkes bu işi yapabilir.
FİZİKSEL Aktiviteler ve Spor
Oruçla ilgili olarak gündeme gelen diğer konular ise fiziksel aktiviteler ve spordur. Doğal olarak bu aktiviteler kişinin terlemesine ve susuz kalmasına sebep olur. Bende oruçlu iken egzersiz ve aerobik dans yaptım. Fakat, bunları akşam üstü geç bir saatte yaptım, yani iftardan bir saat kadar önce. Bu yöntemle vücuttan kaybolan suyun yerine yenisini koymakta çok gecikmemiş oluruz. Egzersiz yaparken biraz baş dönmesi olabilir. Bu oruçlunun düşük tansiyonundan kaynaklanır ve zararlı değildir.
BANYO YAPMA
Pek çok oruçlu kişi öğlen saat 12 den sonra yıkanmaktan kaçınır, bunun mekruh olduğunu söylerler, çünkü yorgun bedeni tazeleyip, eziyeti azalttığını belirtirler. Ancak, pratik olarak düşünüldüğünde hergün yıkanıp bir süngerle bedeni ovalamak detoksa yardımcı olur, çünkü zaten oruç süresinde vücut bütün toksinlerini kalın bağırsak, karaciğer, böbrekler, ciğerler, ter bezleri ve deri hücreleri kanalıyla dışarı atmaya çalışır.
Banyo yapmak ise toksin içeren ölü deri hücrelerini düzenli olarak yok etmeye ve derinin daha fazla toksini dışarı atmasına yardımcı olur. Dolayısıyla, orucun faydalarından biriside temiz bir cilde sahip olmaktır. İlk başlarda deri dışarıya sivilceler atar ve bazı sorunlar olabilir, ama siz bu sorunları teşvik eden çikolata ve kuru yemiş gibi besinleri tüketmezseniz bunlar geçer.
Başka bir ipucu ise yanınızda bir su şişesi taşıyın teraviye giderken. Bu şekilde duaların arasında su içip su eksikliğinizi giderirsiniz. Şayet yanınızda suyunuz yoksa duaları söylerken boğazınızın kuruduğunu fark edersiniz.
İÇE BAKIŞ zamanı
Orucun zihinsel ve duygusal etkilerinden de biraz bahsetmek istiyorum. Bunlar tamamen benim gözlemlerime ve değişik kişilerden değişik zamanlarda duyduklarıma bağlı. En son duyduğum ise şöyle bir tavsiye idi ‘’Yaşamınızda rutin olarak yaptığınız herşeyi durdurun. Yapmanız gereken ekstra ütüleri unutun, evinizi daha az süpürün. Her ne şekilde olursa olsun günlük rutininizi DEĞİŞTİRİN ve hiç bir zaman yapmaya vakit bulamadığınız faydalı işleri yapın.
Birkaç ay önce satın aldığınız ve sizi motive edecek kitabı okuyun. Kuran’ı okuyun ve anlamları üzerinde düşünün. Yaşamınızda yeni şeyler için yer açın bunu da sizi bunlardan alıkoyan şeylerden uzak durarak yapın. Oruç tutarken zihniniz açıktır, çünkü normalde aldığınız besinleri tüketmek için harcadığınız enerji şimdi tamamen beyninizin emrindedir.
Aileniz, dostlarınızla birlikte iftar yapmak, her türlü negativden uzak durmak gayreti bu dönemi ibadet etmek, derin düşünmek ve kendimizi geliştirmek için ideal yapmıştır. Ben her zaman kendi içime dönmek, bakabilmek için bir zamana ihtiyaç duyarım. Ancak, günlük aktivitelere kapılıp bunu yapmayı unuturuz, dolayısıyla bu dönemi kendi içimizde bir bahar temizliği yapmak için kullanmak en akıllıca iştir.
Bana sorulmuş bazı sorular ve cevapları:
1.Çok zayıf birisi oruç tutarken daha fazla kilo kaybederse ne yapmalıdır?
Bazı insanların metabolizması çok hızlıdır ve normal yeseler bile kilo kaybetmeye eğilimlidirler. Benim tanıdığım bu tip kişiler çok sağlıklıdır, ama sanki haftalardır yemek yememiş gibi görünürler. Benim önerim bu tiplerin ana öğünden sonra yüksek kalorili içecekler içmeleri ve yatmadan bir saat önce bir atıştırma yapmalarıdır. Gece kuru yemiş, kurutulmuş meyveler yiyebilirsiniz. Tabii kolestrolünüzü önceden kontrol etmek şartıyla.
2. Ramazan ayı boyunca normalden daha fazla yiyerek kilo almak doğru mudur?
Bence bu çok sağlıksız bir oruç tutma şeklidir ve uzun dönemde çok zararı görülebilir. Fiziksel, duygusal ve manevi açıdan zararlıdır.
Mübarek Ramazandan yenilenmiş, nefsinize karşı bir zafer kazanmış şekilde ve hem ruhen hem de bedenen daha sağlıklı olarak çıkmanızı dilerim.
Dr. Suriya Osman
Derleyen:Nilüfer Gökmen
http://nursyifa.info/Health/4TheMuslimFastandBodyPt1.htm#top2
Yorum (0) Kalıcı Bağlantı
Yulafta bulunan bazı etkin maddeler...!
19/3/2009
Yorum (0) Kalıcı Bağlantı
İNSANIN DOĞAL BESİNİ
17/3/2009 -Kategori: et hakkinda
İNSANIN DOĞAL BESİNİ
İnsanın vejetaryen olmasını güçlendiren kanıtlar sanıldığından daha açık ve hissedilir şekildedir. Her şeyden önce doğaya bir göz atacak olursak, bu mahir kimyagerin yeryüzünde ki her yarlığın yiyeceğini kılı kırk yaran bir bilimsellik içinde onun bünyesine uygun olarak hazırlayıp sunduğunu görürüz. "Öyle ki bunlar, onun sırları karşısında saygı ve temkinle başımızı eğmek zorunda bırakır bizi. Mesela bir bitki bataklık için, diğeri çöl için yaratılırken, bir hayvanın ağzı otlamak, diğerinin dişleri parçalamak için yaratılmıştır. Yani her biri bünyesine ve bedensel gereksinimlerine yaraşır şekilde ve binlerce yüzyıl sürecinde bir yiyeceği kabul etmiştir. Bir kamış bataklıktan alınıp çöle dikilirse derhal kurur; meyve yiyen bir maymuna et yedirilirse çok geçmeden kılları dökülür ve hastalanır. Aynı şekilde her yiyecek değişikliği daima düzen bozukluğu, rahatsızlık ve ölüm getirir. Çünkü doğanın değişmez yasalarına aykırıdır.
İnsan, yapısı itibarıyla yasalar dışında kalan ve diğer canlıların yaşamlarını düzenleyen bir varlık değildir. O da tabiattan doğmuş ve hayvanların evrimi sonucunda ortaya çıkmıştır Bu nedenle yakından bağlıdır onlara. Her bakımdan diğer canlılarla karşılaştırılacak olursa, insanın ne yırtıcı, ne de otlayıcı hayvanlara benzediğini görürüz. İnsanın bedeni et yiyecek şekilde yaratılmış olsaydı, yırtıcı hayvanlar gibi vahşi hayvanların peşinden koşup, canlı avı pençe ve dişleriyle parçalayarak ham eti, damarı, siniri, derisi ve kemiği ile birlikte yiyebilmesi gerekirdi. Oysa o kendini, yetiştirilip öldürülen, hazırlanıp pişirilen hayvan kaslarını yemeye ikna etmiştir. Bunların tümü doğaya aykırıdır.
İnsan, yapay yiyeceğin bedeninin bir parçası olması amacıyla bir hazım cihazı geliştirmeyi de unutmuştur. Çünkü insanın bünyesi tümüyle meyve yiyen maymunların bünyesine benzer. Sindirim sistemi, dişler, mide, bağırsak ve tüm iç yapısı tıpkı büyük maymunlarınki gibidir. Hatta maymunun köpek dişleri insanınkinden daha uzundur. Bununla birlikte onların yiyecekleri sadece meyve ve bitkilerle sınırlanmıştır. Şu halde insanın kendi yiyeceğini doğrudan doğruya doğanın elinden alması gerek. Gerçekten doğa, yaşam kaynağı güneşin ışınları altında olgunlaşan lezzetli meyve şeklinde sunmaktadır besini. İnsanın öldürülmüş hayvan leşlerini allayıp pullayarak ve doğal yiyecekleri hazırlayarak tat almaya çalışmasına gerek yoktur (Bu bölüm, bu satırların yazarının La Bete Humaine adlı eserinden bir parçadır ve Mayıs 1926'da Protection dergisinde basılmıştır).
İnsan bünyesinin etobur olduğu ve her şeyi yiyebilecek şekilde yaratıldığı sanılmış ve durmadan tekrarlanmış, bütün insanlar da bu konuda biraz olsun düşünmeden, inanmışlardır. Oysa bu, gerçekle ilgisi olmayan saçma bir masaldır. İnsan yirmi yüzyıl boyunca yapay ve bozuk besin kullanılmasına, yanılgı ve hata dolu geleneklerine bakıp besinlere canının istediği gibi güvenemez. Tabii bilimler, fizyoloji vs bilim dallarında yapılan araştırmalar, sağlıklı ve doğal yiyeceğimizi saptamakta bize yol göstermektedir. Antropoloji bugünkü doğal olmayan alışkanlıklarımızın tersine, bu konuda bize açık ve dakik bilgiler vermektedir. Bu da umutlanmamız için bir nedendir. Çünkü veriler eski geleneksel besinlerimizi onaylasaydı,şimdiki durmumuz asla iyiye gitmez, rahatsızlıklar ve ahlaki çöküntü yerli yerinde kalırdı.
Ünlü anatomi bilgini Kuviye, Le Cours d'Anatomie Camparee adlı eserinde şöyle der: "İnsanın doğal besini onun bünyesine uygun olup, genellikle meyveler, kökler ve bitkilerin sulu kısımlarıdır. Eller bunları rahatça toplamaya yarar. Bir yandan çeneler kısa ve güçsüzken, öte yandan köpekdişleri diğer dişlerden uzun değildir. Bu dişler jnsanın et yemesine ya da hayvan etini parçalamasına izin vermez. " Bir başka yerde de şöyle yazmıştır: "Bir hayvanın bağırsakları taze eti hazmedecek şekilde yaratılmışsa, çene yapısının da yemi yutacak şekilde olması gerekir. Yani pençeleri yakalayıp parçalamak, dişleri kesmek ve parçalara ayırmak, bütün hareket organları kovalayıp yakalamak ve duyuları da avı uzaktan görmek için. Yine gizlenmek ve kurbanını hile ile yakalamak için doğanın onun beynine gereken istekleri yerleştirmiş olması gerekir. İlk insan büyük maymunlara benziyor bitki taneleri ve meyvelerle yaşıyordu. Nitekim tırnakları, dişleri, kasları ve anatomik yapısı bize bunu ispat eder."
Darvin, Hekel, Huksley, Florens gibi büyük tabiat tarihi bilginleri bu konuda görüş birliği içindedirler ve her biri insanın meyve yiyen bir canlı olduğunu kanıtlamışlardır (Bu satırların yazarının İnsan u Heyvan [İnsan ile Hayvan], Tahran, birinci baskı, s.47-66 adlı eserine bakınız).
Şimdi insanın sindirim sistemini etobur, otobur ve her şeyi yiyen hayvanlarla karşılaştırarak bunlardan hangisine benzediğini görelim: Her şeyden önce insanın dişleri meyve yiyen iri maymunların dişlerine benzer.Çünkü yırtıcı hayvanlarda kesici dişler çok kücüktür. Köpekdişleri ise bunun aksine kalın ve uzundur. Öğütücüdişler sivri ve keskindir. Böylece avladıkları hayvanları parçalayıp etlerini parça parça ederek yutarlar. Otoburların uzun kesicidişleri vardır ve köpekdişleri diğer dişlerden uzun değildir. Öğütücüdişler geniş ve düzdür. Kısaca, meyve yiyenler, maymunlarla aynı seviyede dişe sahiptir ve sadece köpekdişleri belli belirsiz yükselir, ancak parçalama işlemini gerçekleştiremez. Öğütücüdişler ne keskindir, ne de yaygın. Yani ne eti parçalamaya ne otu çiğnemeye yarar. Sadece tane ve meyveleri yemek için kullanılır.
Köpek gibi etobur bir hayvanın dişleri, atın çenesi ve her şeyi yiyebilen domuzun ağzı asla insanınkine benzemez.. İnsan midesi etobur hayvanların midesinden çok daha ince ve güçsüzdür. Oysa etobur hayvan, çiğnenmemiş et parçasını derhal yutar ve ezerek hazmeder. Etoburların dişleri yaygın ve bir sırada olmadığı için çiğ eti çiğnemeden yutarlar ve bunun hazmını mide kaslarına bırakırlar. İnsan midesindeki salgı bezi, ette bulunan fazla azotu etoburlarda olduğu gibi amonyağa dönüştüremez. Mide salgıları ve pankreas bezi eti çözündüremez. İnsan karaciğerinin etteki azotu uzaklaştıramaması gut, romatizma ve sinir hastalıklarına yol açar.
Öte yandan etoburların bağırsakları kısadır ve bozuşmuş et orada durmaz. İnsan bağırsaklarının uzunluğu onun etobur olmadığının bir başka delilidir. Çünkü insan bağırsaklarında kalan et kokuşur ve öldürücü mikroplar üretir. Aynı şekilde bağırsaklarda bozulmaya yol açar. Nitekim bağırsak rahatsızlıkları ve apandisit bu bozulmanın sonucunda ortaya çıkar.
Tırnaklarımızı aslan pençesiyle karıştırmamalıdır. İnsanın eti kemiksiz olarak yemesi, kemiği ayırdıktan sonra yediği kasların doğal bir yiyecek olmadığını gösterir. Çünkü beden için madensel tuz çok önemlidir ve etoburlar bu gereksinimi kemikten karşılar. Tam olarak besinimizi etten almak istersek, yırtıcı hayvanlar gibi kemikleri de yemeliyiz ki vücudumuz fosfat alsın.
Her şey insanın etobur olmadığını göstermektedir. Yalnız iç yapısı meyve yiyici olarak yaratılmakla kalmadığı gibi, dış yapısı, yaşama tarzı, gelenekleri, davranış ve aklı da etobur olmadığını kanıtlamaktadır. İnsanın ağzı, avını yutabilmek için etoburların ağzı gibi açılmaz. Dili yumuşaktır. Suyu yalayarak içmez. Elleri pençesizdir. Köpekdişleri diğer dişlerden yüksek değildir. Gözü, etoburlarda olduğu gibi alacaranlıkta görmez. Canlı hayvan kokusunu uzaktan almaz. Bırakılsa, uzayan tırnaklarıyla en küçük bir kuş ya da hayvanı bile parçalayamaz. Kolayca ağaca tırmanıp meyve toplayabilir. Ama sıçrayarak vahşi hayvanları koşarken yakalayamaz. Çiğ veya kokmuş eti yiyemez. Öldürmekten ve kan dökmekten doğal olarak kaçınır.
Yırtıcı hayvanlar avladıkları hayvanı canlı olarak, derisi, damarı, yağı ve sakatatıyla birlikte yer, dişlerini avın bağırsaklarına geçirirler. Otlayan hayvanlar ona alışırlar. Oysa insan yırtıcı hayvanlardan kaçar. İnsanın duyguları meyveden tat alır. Gözü görmekten, burnu kokusundan, tat alma duyusu tadından haz duyar. İnsan içgüdüsel olarak ölüm görmekten ve kanlı yiyeceklerden nefret eder. Tat alma duygusu henüz bozulmamış çocuk, eti nefretle uzaklaştırır kendinden. Fırsatını buldu mu, meyveyi aşırır. Yiyecekleri arasında meyve az olunca, bu tatlı ve sade yiyecek yerine ona benzeyen veya şekerleme, pasta gibi onun tadını andıran ne varsa hırsla ele geçirip tat alma duygularını aldatır. Bu istek köpek veya kedi yavrularının bir parça kemik için birbirlerine hırlayıp onu zevkle yutmaları kadar doğaldır. Ama insan yavrusuna et yedirilirse, o da etobur olur.
Moris Fozi, İnsanlığın Düşüşü adlı kitabında şöyle yazar:
Büyük bir maymunun anatomisi, diş yapısı, içgüdüleri tümüyle bize benzer. İnsan kanıyla sadece onun kanı akrabadır. Öte yandan bir etobur, otobur ve tane yiyen bir hayvanın anatomisi, dişleri, kanı ve içgüdüleri bizimkinden farklıdır. Acaba, en basit mantık bile, bizim doğal yiyeceğimizin, büyük maymunların yediklerinden, yani çiğ meyvadan oluştuğunu yadsınamaz şekilde apaçık göstermiyor mu?"
Sadece insanın içgüdüsü onu olgun, çiğ, güzel kokulu, hoş ve leziz meyvelere doğru çeker. Bunlar onun bedenini daha güçlü ve sağlıklı kıldığı gibi, bedenindeki hücreleri onarıp kemikleri kuvvetlendirir. Doğa, içinde yaşayan hayvanlar ve insanlar için kurulmuş bir ziyafet sofrasıdır. İnsan dışında hiçbir varlık kendi besinini hazırlamaya gereksinim duymaz. Oysa insan doğal olmayan bu gereksinimi icat etmiştir, uydurma ve yapay yiyecekler yemektedir. İşte bu yüzden sürekli hasta ve zavallı hale gelmiş, yaşamı baştan başa dayanılmaz kâbus ve korkunç kaygılarla dolmuştur.
Bu gerçekler bu kadar açıkken neden buna göre davranmazlar? Çünkü bu mide meselesidir ve şimdiki insan tüm canlılardan çok ilgi duymaktadır bu konuya. İlk hayvan, doymak bilmeyen bir oburdu ve hayatını sindirim sistemi uğruna feda eder de sofrasından bir şey eksilsin istemezdi. Bugünün uygar insanı ve yine, derbeder vahşiler, mideleri ve şehvetten başka bir şey görmezler. Korku, ölüm korkusudur ve bünyesinden bir şey eksilip ölüme bir adım daha yaklaşmaktan korkar. Oysa, büyük bir zahmetle, vaktini hazırlamak için harcadığı yaşlandırmayan yiyeceklerin(!) onun bedbahtlığının nedeni olacağını bilmez. İnsan, bilgisizlik ve gevşeklik içinde kendisine hazırladığı yapay zevkten elini çekmek istemez. Sonunda bu, onun kendi uygarlığına ve üstünlüğüne indirdiği bir darbedir. Her şeyi yemek ister. Bindiği dalı kesse bile özgür olmak arzusundadır. Bu korkunç uygarlığı, bu zavallı yaşamı gönül kanıyla kendisi için icat etmiştir ve bu yüzden korkmaktadır. Aslında meyve ve bitki yiyen, ama hevesleri ve böbürlenmesi nedeniyle her şeyi yiyen bir varlık haline gelen insan ya doğal besinini yiyecek ya da yok olacaktır.
Cannes, 22 Aralık 1926
Vejetaryenliğin faydaları
Sadık HİDAYET
Yorum (1) Kalıcı Bağlantı
Kanola Yağı
15/2/2009 -Kategori: Yaglar hakkında
Kolza ise gıda yağ bitkilerinin içinde en fazla zehirli olanıdır. Öldürücü zehirli olduğu için Böcekler onu yemezler..
Kanada tarafından geliştirilip dünyaya tanıtıldığından dolayı "Canadian oil, low acid" kelimelerinin başlangıç harflerinin birleştirilmesinden oluşturulan canola(kanola) ismi ile yayılmıştır.
Kolza yağı uzun yıllar makinalarda ve bilhassa buharlı makinalarda yağlama maddesi olarak kullanılmıştır. İkinci Cihan harbinden sonra yenebilir yağ yapımına yönelinmiş 1950 li yıllarda marketlerde satılmaya başlanmışdı.
Ancak hayvanlar üzerinde yapılan deneyler insan sağlığında kalp hasarlarına sebep olduğunu ortaya koydu. Bunun üzerine bazı ülkelerin araştırmacıları bu yağın kullanılmasının tehlikeli olduğunu bildirdiler.
Yıllar geçtikçe kötüye gidiyordu. Kolza (kanola)yağı, insanda ve hayvanda amfizem solunum sıkıntıları, kansızlık, kabızlık, aşırı duyarlılık ve körlük sebebi olabiliyor. Yasak edildiği tarihte İngiltere ve Avrupada 1986-1991 arasında sığır, koyun vs gibi büyükbaş hayvanların yemlerinde kozla yağı kullanılmakta idi. O dönemde hızla DELİ DANA hastalığı başgöstermişti.
Kanola yağının etkileri konusunda fareler üzerinde yapılan çalışmalar pekçok problemleri göstermiştir. Farelerde kalp, böbrek, böbrek üstü ve trioid bezlerinin yağlı dejenerasyonu gelişme göstermiştir. Diyetlerinden kanola yağı çıkarıldığı zaman birikimler eriyor, fakat organlardaki hasarlı dokular geride kalıyor. Kanola yağı bağışıklık sistemini de zayıflatıyor.
Bu yağda yoğun bir şekilde bulunan erusik asitin akciğer kanseri ile bağlantıları üzerinde durulmaktadır. Sinir ve kan dolaşım sistemlerinde de zararlı etkileri olduğu bildirilmektedir. Zararlı etkilerinin kanola yağının doğrudan bir trans yağ asidi oluşu ile ilişkilendirilmektedir.
Bu yağlar kullanılarak üretilen margarinlerin daha da büyük bir risk taşıyacağı ifade edilmektedir.
Diğer yandan, Kanola tohumlarının genetik yapısı üzerinde oynanarak daha düşük erosik asit oranlı yağ elde edilmeye çalışılmakta olduğu bildirilmektedir.
Problem, çok ucuz olduğu için, haberimiz olmadan ekmekte, margarinde ve her çeşit işlenmiş gıdada kanola yağının kullanılmış olabileceğidir. Burada tüketici olarak bizim uyanık, bilgili ve sorgulayıcı olmamız önemlidir. Böylece gıdalarımızın içerisine katılabilecek bu gibi zararlı katkıların bilgisini önceden temin etmiş oluruz. Sağlıklı olmadığı için, Yemek yağı ve salata yağı olarak kanola yağı kullanmaktan kaçınmalıyız.
Bugün için bu yağdan ve türevlerinden uzak durmanın daha uygun olacağını düşünüyoruz.
Kaynak:
http://en.wikipedia.org/wiki/Canola
http://www.shirleys-wellness-cafe.com/canola.htm
http://www.aspartame.ca/page_oho3.htm
http://www.findhealer.com/glossary/C.php3
Yorum (0) Kalıcı Bağlantı
MİKRO DALGA İLE PİŞİRMENİN GİZLİ ZARARLARI
23/1/2009
İnsanların mikrodalga fırınların sağladığı rahatlık uğruna sağlıklarından fedakârlık etmeleri mümkün mü? Sovyetler Birliği 1976 yılında mikro dalga fırınların kullanımını neden yasakladı? Mikrodalga fırınları icat eden kimdir ve ne sebeple icat edilmiştir? Amerikan evlerinin %90 ın da mikrodalga fırınlar yemek hazırlamak için kullanılmaktadı r, çünkü hem kullanımı çok rahat hem de klasik fırınlara kıyasla enerji açısından son derece tasarrufludur. Genelde insanlardaki kanı mikrodalga fırınların hem içinde pişen besinlere hem de bu besinleri tüketen kişilere bir zararı dokunmadığı şeklindedir. Aşağıda detayları verilen araştırmanın hedefi mikrodalgada pişirmenin doğal ve sağlıklı olmadığını ve insan vücudunda hayal edilemeyecek kadar büyük zararları olduğunu ispatlamaktır. Mikrodalga fırınlar nasıl çalışır? Mikrodalgalar da ışın dalgaları veya radyo dalgaları gibi bir çeşit elektromanyetik enerjidir ve elektromanyetik güç veya enerji spektrumunun bir kısmını işgal ederler. Günümüzde, modern teknoloji çağında mikrodalgalar uzun mesafeli telefon sinyallerini, televizyon programlarını ve bilgisayar bilgilerini hem dünya çapında hem de bir uzayda ki bir uyduya yollamak için kullanılırlar. Ancak, bizim bildiğimiz ve de bize hiç yabancı olmayan mikrodalgalar yemek pişirmek için bir enerji kaynağı olarak yaralandığımız mikrodalgalardı r. Her mikrodalga fırında bir magnetron vardır. Bu bir tüptür ve burada elektronlar hem manyetik hem de elektrik alanlarından etkilenerek 2450Mega Hertz veya 2.45 Giga Hertzlik bir mikrodalga radyasyonu üretirler. İşte bu radyasyon yiyeceklerdeki moleküllerle etkileşim yapar. Bütün dalgasal enerjiler dalganın her bir döngüsü ile pozitif kutuptan negatife doğru bir değişim yaşarlar. Bu polarite değişimi her saniyede milyonlarca defa meydana gelir. Besin moleküllerinde özellikle su moleküllerinde aynen bir mıknatısta ki kuzey-güney kutbu gibi bir pozitif birde negatif uç vardır. Ticari fırın modellerinde 1000Wattlık bir elektrik akım vardır. Magnetron denilen tüpten üretilen bu mikrodalgalar fırının içindeki besini bombardımana tabi tutarken kutupsal moleküllerin de aynı frekansta saniyenin milyonda biri bir zamanda dönmelerini sağlarlar. Bütün bu aktivite yemeğin ısınmasını sağlayan moleküler bir sürtünmedir. Bu alışılmadık ısıtma şekli çevredeki moleküllere zarar verir, onları parçalara ayırır ve deforme eder. Güneşten gelen mikrodalgalar ise direkt akım (DC) prensiplerine göre fonksiyonları nı yaparlar ve yukarıda bahsedilen sürtünme ısısını üretmezler. Buna karşılık mikrodalgalar AC akım kullanırlar ve sürtünme ısısı meydan getirirler. Bir mikrodalga fırın ince ve çok keskin bir enerji dalgası üretir ve bu dalga tüm enerji spektrumunda sadece dar bir frekansta bulunur. Fakat güneşten gelen enerji geniş bir frekans spektrumunda çalışır. Mikrodalga kullanarak pişirme yönteminin hem günlük yemek pişirmede hem de bebeklere verile biberon sütlerinin ısıtılmasında çeşitli zararlarının olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca, 1991 yılında, Oklahoma’da mikrodalgada ısıtılmış kan verilen bir hasta ölmüştür. Mikrodalga da ısıtılmış kan hastanın kendi kanında değişim yapmış ve sonuçta hastanın ölümüne sebep olmuştur. Bu da açıkça gösteriyor ki mikrodalga kullanılarak yapılan ısıtma işlemi ısıtılan maddelere zararlı bir şeyler yapmakta. Beden, doğası itibariyle bir elektrokimyasal olduğu için insanın elektrokimyasal işlemlerini zorlayan veya değiştiren bir zorlayıcı güç bedenin fizyolojisinde etkilemektedir. Bu konu Robert O.Becekr’ın kitabı ‘’The Body Electric’’ ve Ellen Surgaman’ın kitabı ‘’Dikkat, Çevrenizdeki Elektrik Sağlığınıza Zaralı Olabilir’’ isimli kitapta detaylı olarak anlatılmıştır. Bilimsel veriler ve gerçekler 1992 yılında Raum ve Zelt tarafından yayınlanan ‘’Geleneksel şekilde hazırlanan yiyecekler ve Mikro dalgada hazırlanmış yiyeceklerin kıyaslanması’’ başlıklı çalışmada şu noktalar vurgulanmıştır:- ‘’Doğal tıbbın en temel hipotezi insan vücudu alışık olmadığı moleküller ve enerjiler ile karşılaştığı zaman bu molekül ve enerjiler bedene fayda yerine zarar verirler. Mikrodalgada hazırlanmış yiyeceklerin içinde insanların ateşin keşfinden beri pişirdikleri yiyeceklerinde bulunmayan moleküller ve enerjiler bulunmaktadır. Hâlbuki güneşten ve diğer yıldızlardan gelen mikrodalga enerjinin esası DC/direkt akımdır. Buna karşılık yapay olarak üretilen mikrodalgalar (ki buna fırınlarda üretilenlerde dâhildir) AC (değişken akımdan) meydana gelir ve dokundukları her yiyecek molekülünde saniyede bir milyarın üstünde polarite değişmelerine neden olurlar. Böyle bir işlemde doğal olmayan moleküllerin ortaya çıkması kaçınılmazdır. Fırınlarda üretilen mikrodalgadan dolayı doğal olarak ortaya çıkan amino asitlerde bile isomerik değişiklikler (şekil değişimleri) olduğu ve toksik formlara dönüştükleri tespit edilmiştir. Kısa bir sürede tamamlanmış bir çalışmada mikrodalgada hazırlanmış süt ve sebzeleri tüketen kişilerin kanlarında belirgin ve rahatsız edici değişimler olduğu gözlenmiştir. Bu araştırmada sekiz gönüllü değişik şekillerde pişirilmiş aynı besin türlerini tüketmişlerdir. Mikrodalga fırınlarda işlem görmüş yiyecekler gönüllülerin kanlarında değişimler yaratmıştır. Hemoglobin seviyeleri düşmüş ve toplam beyaz hücreler ile kolesterol seviyeleri yükselmiştir. Buna karşılık lenfositler düşmüştür. Kandaki enerji ile ilgili değişimleri tespit edebilmek için ışık yayan bakteriler kullanılmıştır. Mikrodalgada işlem görmüş yiyecek tüketiminden sonra kişilerden elde edilen kan serumuyla karşılaşan bakterilerin yaydıkları ışınlarda belirgin bir artış gözlenmiştir. 1991 yılında İsviçre de Dr. Hans Ulrich Hertel ile Lozan Üniversitesinden bir profesörün birlikte yaptıkları araştırmada da yukarıdaki sonuçlar elde edilmiştir. Bunlara ek olarak Ruslar tarafından tespit edilmiş bir ‘’mikro dalga hastalığı’’ vardır. 1950’li yıllarda Ruslar radarın geliştirilmesi çalışmalarında mikro dalgalara maruz kalmış binlerce işçi üzerinde yaptıkları araştırmada bu kişilerde çok ciddi sağlık sorunları olduğunu tespit etmişler ve bu nedenle mikro dalga kullanımı için kesin kısıtlamalar getirmişlerdir. Buna göre işçiler en fazla 10mikrowatt enerjiye maruz kalabilecekler, siviller için ise bu miktar 1 mikrowatt belirtilmiştir. ‘’The Body Electric’’ isimli kitabında Robert O.Becker mikrodalga radyasyonunun sağlık üzerindeki etkileri ile ilgili olarak Ruslar tarafından yapılan araştırmayı ve ‘’mikrodalga hastalığını’’ şöyle tanımlamıştır :- ‘’Mikrodalga hastalığının ilk işaretleri düşük kan basıncı ve düşük nabızdır. Daha sonra çoğunlukla sempatik sinir sisteminin kronik olarak uyarılması (stres sendromu) ve yüksek kan basıncı ortaya çıkar. Bu dönemde baş ağrısı, baş dönmesi, göz ağrısı, uykusuzluk, huzursuzluk, endişe, mide ağrısı, sinirsel gerilim, konsantrasyon bozukluğu ve bunlara ek olarak apandisit, katarakt, üreme organları ile ilgili sorunlar ve kanser görülür. Kronik semptomlardan sonra adrenalin fazlalığı, koroner damarların bloke olması ve kalp krizleri ortaya çıkar. Ayrıca lenfatik sorunlarda gözlemlenmiştir ki bu da bazı kanser türlerini önleyebilmek için bedenin ihtiyacı olan gücün daha azalmasına yol açmaktadır. Yapılan gözlemlerin sonuçlarına göre kanda daha fazla kanser hücresi oluştuğu, ayrıca mide ve bağırsak kanserlerinde de artış olduğu gözlemlenmiştir. Ayrıca, daha fazla sindirim sorunu, idrar ve dışkılama sisteminde yavaş yavaş bozulmalar meydana gelmiştir. Mikrodalga fırınların etkileri üç ana grupta toplanmıştır: I. Kansere yol açan etkiler: a) Atmosferdeki radyoaktivite ile bir bağlanma etkisi yapması, böylece yiyeceklerdeki alfa ve beta partiküllerinin artması, b) Süt ve diğer tahıl tanelerinde bulunan protein hydrolysate bileşimlerinde kansere yol açan maddeler yaratması (bunlar su ilavesi ile doğal olmayan parçalara ayrılan natürel proteinlerdir) , c) Mikrodalgaya maruz kalan yiyeceklerde ki temel maddelerin değişmesi dolayısıyla sindirim sisteminde bozuklukların ortaya çıkması. d) Yiyeceklerin sıvılarında değişiklik olmasından dolayı lenfatik sistem de çalışma düzensizliklerinin ortaya çıkması. Emici damarlarda ve böylece beden dokularındaki anormal büyümeleri engelleyen bağışıklık potansiyelinin degenerasyona uğraması. e) Mikrodalgaya maruz kalmış gıdaların tüketilmesinden sonra kan serumunda yüksek oranda kanser hücreleri görülmesi (cytomalar ve sarcoma gibi hücre tümörleri) f) Dondurulmuş gıdalar mikrodalga kullanarak çözdürüldükten sonra bu gıdalarda ki glucosid (hidrolize edilmiş dextrose) ve galactoside (okside olmuş alkol) elemanlarının metabolik bölünmelerinde bozukluklar ortaya çıkması, g) Özellikle taze köklü sebzelerde kansere yol açan serbest radikallerin (yüksek reaksiyonlu tamamlanmamış moleküller) meydana gelmesi, h) Yapılan istatistiklerde mikrodalgada pişirilmiş yiyecekleri tüketen kişilerin çoğunda mide ve bağırsak kanserleri görülmüş, aynı zamanda perifer hücre dokularının dejenere olduğu bunun sindirim ve dışkılama sisteminde yavaş yavaş bozulmalara yol açtığı tespit edilmiştir. II. BESİN DEĞERİNDE AZALMA Araştırmalara göre mikrodalga fırınlardaki ışınlara maruz kalmak yiyeceklerin besin değerlerinde azalmaya yol açmaktadır. Bu konudaki en önemli bulgular: 1. Bedenin B-complex vitaminleri, vitamin C, Vitamin E ve tüm yiyeceklerdeki lipotropiklerden yararlanma yeteneğinin azalması. 2. Test edilen bütün gıdalarda beden için en gerekli enerjinin %60–90 arası azalması; 3. Alkoloidlerin (nitrojen bazlı organik elementler), glucosidlerin, galactosidlerin ve nitrilosidlerin metabolik davranışlarında ve entegrasyon yeteneğinde azalma; 4. Et ürünlerinde ki nucleoproteinlerin harab olması; 5. Ayrıca, bu ışınlara maruz kalan bütün yiyeceklerde belirgin bir şekilde yapısal yok olmalar tespit edilmiştir. III. Biyolojik etkiler Mikrodalga ışınımlarına maruz kalmak insanların genel biyolojik yapılarında beklenmedik bir negatif etki yaratmıştır. Ancak, bu konu Ruslar çok hassas aletlerle ölçüm yapana kadar tespit edilememiştir. Yapılan araştırmadan elde edilen bulgulara göre zarar görmek için bir insanın mikrodalgadan geçmiş yiyecek maddelerini tüketmesine bile gerek yoktur. Böyle bir enerji alanına maruz kalmak bile istenmeyen yan etkilere yol açmaktadır. Bu yüzden 1976 yılından beri Rusya’da mikrodalga ile çalışan aletleri kullanmak kanunla yasaklanmıştır. Aşağıda bu aletlerin etkileri belirtilmiştir: 1. Mikrodalga fırınlar çalıştıkları esnada onların etki alanında bulunan kişilerin yaşam enerjisinde azalma ve daha uzun süreli kalıcı olarak da kişilerin enerji alanında görülen bazı yan etkiler. 2. Aletin kullanımı sırasında hücresel voltajda ve özellikle kan ve lenfatik alanlarda dejenerasyon, 3. İnsan metabolizması ndaki proseslerde besinlerden yararlanmak için gerekli potansiyel enerjide bir dejenerasyon ve bozulma, 4. Hücre iç zarında sindirim işleminden sonra kan serumuna aktarılan metabolik işlemlerin yapılması sırasında meydana gelen dejenerasyon; 5. Serebrum denilen beynin ön kısmında (düşünme ve daha üst düzey fonksiyonları n serbest bırakıldığı bölüm) sinir uçlarının birleşme yerlerindeki potansiyel elektrik impalslarında dejenerasyon ve dengesizlik. 6. Sinirlerin elektrik devrelerinde bozukluk ve enerji alanında kayıplar. Bu kayıplar simetrik olarak hem merkezi hem de otonom sinir sisteminin hem arka hem de ön taraflarında meydana gelir. 7. Denge ve şuurluluk fonksiyonunu kontrol eden retiküler aktivasyon sisteminde ki biyoelektrik güçte azalma; 8. Çalışmakta olan aletin çevresinde ki 500 metrelik yarıçaplı bir alanda bulunan insan, hayvan ve bitkilerde uzun dönemde kümülatif olarak hayati enerji kayıpları, 9. Uzun süreli kalıcı olan manyetik atıklar sinir sistemi ve lenf sisteminde birikim yapar; 10.Kadın ve erkeklerde hormonal dengesizlik ve hormon üretiminin engellenmesi; 11.Beyin dalgalarında bozukluklar. Mikrodalga ışınıma maruz kalmış kişilerin alfa, beta, teta ve delta dalga sinyallerinde bozukluklar; 12.Beyin dalgalarındaki bu bozukluklardan dolayı negatif psikolojik etkilerin ortaya çıkması. Gerek pişirme gerekse transmisyon istasyonlarında mikro dalgaya sürekli maruz kalmış kişilerde hafıza kaybı, konsantrasyon eksikliği, baskılanmış duygular, zihinsel aktivitelerde yavaşlama gibi etkiler görülmüştür. |
Yorum (0) Kalıcı Bağlantı
Beyaz çay mucizesi
9/12/2008 -Kategori: icecekler hakkinda
Son zamanlarda beyaz çay içmeye başladım, çok hafif, aromalı bir çay. Araştırınca çok faydalı olduğunu gördüm. Yeşil çayın yanında beyaz çayı da eksik etmiyorum artık, tavsiye ederim.
Benim çayım Chado marka. http://www.chado.com.tr den inceleyebilirsiniz...
Aşağıda internetten bulduğum bilgiler var.
Her demlemede farklı bir aromatik tadı ortaya çıkan beyaz çay sağlığa yararlarıyla biliniyor.
“Beyaz şakayık”, “altın ay”, “gümüş iğne” ve “beyaz bulut” gibi isimleriyle ve tadıyla efsaneler yaratan, yüzyıllarca çeşitli anlamlar yüklenerek değerlenen ve günümüzde pek çok araştırmanın konusu olan beyaz çaya kupalarınızda yer açın. Beyaz çay, adını çay tarlalarındaki açılmamış filizlerin gümüşi beyaz tüylerinden ve çok açık renkli liköründen alıyor. En nadide ve en pahalı çay çeşidi olan beyaz çay, kadim şifacılar tarafından yüzyıllardır bitkisel ilaç olarak da kullanılıyor. Ayrıca en az üretilen ve en yüksek düzeyde antioksidan içeren çay çeşidi. Dünyada yıllık üretimi 600-800 ton civarında. Çin, Hindistan, Kenya, Sri Lanka ve Vietnam kaynaklı beyaz çayın, ülkemizde de çeşitleri var.
Dört çeşidi var
Damakta tatlı ve ipeksi yumuşaklıkta tat bırakan beyaz çay, fındıksı bir aromaya sahip. Yüksek kalitedeki beyaz çay, diğer adıyla “gümüş iğne”, yalnızca filizler içeriyor. Kafeini daha az tüketmek isteyenler için keyifli bir seçenek. Dört grup beyaz çay var: Silver Needle (Yin Zhen Bai Hao), White Peony (Bai Mu Dan), Tribute Eyebrow (Gong Mei), Noble, Long Life Eyebrow (Shou Mei). En yüksek kaliteli beyaz çaylar olan “gümüş iğne” ve “beyaz şakayık”, Çin kaynaklı. “Silver needle”, “gümüş iğne”, “büyük beyaz” veya “narcissus” denilen çay klonlarının körpe etli tomurcuklarından dikkatli şekilde elle seçilerek üretiliyor. Hafif tatlımsı aroması ve lezzetiyle çok ünlü ve nadir. İkinci derece kalitede olan “beyaz şakayık” (white peony), tomurcuk ve yapraklardan oluşuyor. “Gümüş iğne”ye göre daha sert tada sahip olan çay, ondan daha koyu renkte. Avrupa ülkeleri ve Amerika’da fındık veya bambu kokulu, tatlı, hafif tütsülenmiş tada sahip, daha koyu likörlü “beyaz şakayık” satılıyor. Beyaz çaylar içinde en tanınmışlardan biri de, Çin’in Fujian Bölgesi’nde yetiştirilen “yüzde 100 organik beyaz şakayık”. Beyaz çayı Türkiye’de Lipton ile Schiller Chiemsee çay markaları içinde bulabilirsiniz.
Beyaz çayın yararları
Beyaz çay kolon, prostat, mide kanseri gibi birçok farklı kanser çeşidine karşı koruyuculuğa sahip. Yüksek tansiyonu düşürmeye yardımcı. Damarların gelişimine destek oluyor. Felç tahribatına karşı koruyucu etkili. İyi kolesterolü yükseltip, kötü kolesterolü düşürmeye yardımcı olarak damar sertleşmesi ve tıkanıklığının önlenmesine katkı sağlıyor. Bakteri ve virüsleri doğal yollarla yok etmeyi sağlıyor. Bağışıklık sistemini güçlendiriyor. Soğuk algınlığına karşı korunmaya yardımcı. HIV belirtilerini hafifletebiliyor. Kalbi güçlendiriyor. Kemik yoğunluğunun yüksek olmasına katkıda bulunuyor. Romatizma ve osteoporoz hastaları için faydalı etkiye sahip. Dişleri daha güçlü yapan az miktarda florid ve diğer besin elementleri içeriyor. Kötü nefes kokusuna sebep olan bakterileri öldürüyor. Metabolizmayı hızlandırarak, dengeli diyet programına yardımcı oluyor.
Nasıl demlenir?
Demliğe koyulan beyaz çay, siyah çayın aksine birkaç kez demlenebiliyor ve her demlemede farklı bir aromatik bileşeni açığa çıkıyor. Eğer demlemede en yüksek kalitedeki filizler kullanılacaksa demleme süresi, suyun sıcaklığına bağlı olarak üç-dört dakika sürebiliyor. Çeşitli metotları deneyerek farklı damak tatları için en mükemmel beyaz çay demleme şeklini bulmanız mümkün.
Efsanevi beyaz çay
Bir Çin efsanesine göre, beş bin yıl önce İmparator Shen Yung kırda dolaşmaktadır. Su içilemeyecek kadar kirlidir, o da suyun kaynatılmasını emreder. Derken rüzgâr, fincandaki kaynar suya bir çay yaprağı bırakır. Meraklı imparator, yaprağın su içinde demlenmesine izin verir. Efsaneye göre imparator yedi yıl boyunca bölgede kalarak sürekli çay içer. Çin’in Song Hanedanlığı boyunca beyaz çaya büyük hürmet edilmiş. Bu değerli içecek, kraliyet tebasının seçimi ve imparatora sunulan özel bir hediye olmuş. Beyaz çay yaprakları ve tomurcukları, geniş kaselerde rahatça çırpılabilsin diye Song çay seremonisi boyunca ince toz şeklinde öğütülmüş. Bu şekilde ilk çay pudrası üretilmiş. Bu dönemde Çin’e giden Japon rahipler, Song usulü çay hazırlamayı öğrenmiş ve ülkelerinde alışkanlığı devam ettirmişler.
Yorum (3) Kalıcı Bağlantı
Günlük Hayatımıza Sızan Kimyasallar
3/10/2008
Sıcak çayla doldurulmuş plastik bardaklar tehlike saçıyor! Su damacanalarından, alüminyum folyoya birçok ambalaj yiyip içtiklerimize geçiyor. Dr. Memduh Sami Taner günlük hayatımıza “sızan” kimyasalları anlattı.
Ege Üniversitesi’nden radyokimyager ve radyofarmasist Dr. Memduh Sami Taner günlük hayatımızda yaygın olarak kullandığımız bazı ambalaj malzemelerinin tehlikelerine dikkat çekiyor. Dr. Taner’e göre, içindeki yiyecekle tepkimeye girmeyen, hiçbir kimyasal madde sızdırmayan “cam ambalajlar” tercih edilmeli.
Plastik bardak, tabak, çatal
Plastik bardak ve malzemeler ile sıcak içecek-yiyecek tüketimi ciddi olarak terk edilmesi gereken, Sağlık Bakanlığı’nca üretimine müdahale edilmesi gereken bir konudur. Maliyeti düşürmek ve daha çok kar elde edebilmek için “çok ince” plastik bardak ve tabak üretildiğine şahit olmaktayız. Bu tür malzeme ile tüketilen 70-90 derece sıcaklığındaki içecek, içinde bulunduğu polimer (plastik) malzemeyi ısı etkisi ile çözerek, monomerlerine ayırmaktadır. Bu monomerler ise tehlikeli kanserojen malzemelerdir.
Köpük bardak
Köpük, polimer bir malzemedir. Yukarıda açıklanan plastik malzemelere göre ısıl müdahalelere dayanıklılığı daha yüksek gibi görülse de gözenekli yapısı dolayısıyla 100 derece sıcak sıvılar bu materyalin (ör. polistiren) çözünmesini sağlayabilir. Bu durumda yine monomerik gruplar sıvıya geçecek ve oral yolla bünyeye toksik madde alımı gerçekleşebilecektir.
Kağıt bardak
Sıcak su ile ilişkiye en az geçme ihtimali, kağıt bardaklar için geçerlidir, özellikle ABD, İngiltere ve Avrupa Birliği’nde kağıt bardak yaygın kullanımdadır. İnsan ve çevre sağlığı açısından geri dönüşümlü materyallerin kullanımı zorunlu ve öncelikli bir konu olduğundan yurtdışında soğuk-sıcak her türlü içeceklerin perakende satışı kağıt bardak ile yapılmaktadır. Ülkemizde ise plastik malzemeler halen yoğun olarak kullanılmakta ve çevre kirliliğine sebep olmaktadır.
Su ve gazlı içeceklerin plastik şişeleri
Suyun dolumunda kullanılacak kaplar Sağlık Bakanlığı’nın iznine tabidir. Bu kaplar, suyun niteliğini değiştirmeyecek ve su ile etkileşmeyecek, izin alınmış bir maddeden yapılır.
Ambalajda cam dışındaki malzemeden yapılmış kapların kullanılması halinde, bu kapların sağlık açısından sakıncalı olmadığına, kullanım ve üretimine ilişkin bilgi ve belgeler, ilgili bakanlığa sunularak izin alınır.
Geri dönüşsüz (iade edilmeyen) plastik kap ve şişeler polietilen (PET) ve polivinilklorür (PVC) olarak bilinen polimerlerden, iadeli plastik kaplar ise Polikarbonat adı verilen polimerik malzemeler kullanılarak üretilmiş damacanalardan oluşmaktadır. Bu polimerler üretilirken sağlık açısından çok riskli hammaddeler ile yola çıkılır. Hatta polikarbonatın üretimindeki hammaddelerden biri de çok tehlikeli olan fosgen’dir* (fosgen, en çok bilinen kimyasal silahtır). Suyla etkileşimi minimal derecede olacak şekilde üretilse de yumuşak (memba) suyu her zaman iyi bir çözgendir, asitli içeceklerde ise çözücü karakter daha da baskındır. Böyle olunca da tüketicilerin uzun süre polimerik malzemeli ambalajda beklemiş içecekleri tercih etmemeleri önerilir. Polimerin çözünmesi ile ortaya çıkan monomer haricinde, polimerin üretilmesi sırasında polimerik yapıya hapsolmuş safsızlık ve katalizör denilen kimyasalların da içeceğe geçmesi, dolayısı ile tüketicilerin oldukça tehlikeli kimyasallara maruz kalması olasıdır.
Yukarıda bahsi geçen tehlikeyi düşünerek ilgili kurumlar önleyici kurallar hayata geçirmişlerdir. Bu nedenle suyun dolumunda kullanılacak kaplar, ilgili bakanlığın iznine tabidir. Bu kapların dolum öncesinde özel dedektör ve benzeri sistemler kullanarak polimer niteliğinin değişmediğinin kontrol edilmesi gerekir. Sonuç olarak, maliyeti yüksek olsa da cam malzemeden oluşmuş damacanaların piyasada bulunmasının önemli faydası olacaktır. Polimerik malzemelerin ısı ve ultraviyole ışınlardan etkilenerek bozunabilmesi de muhtemel olduğundan tüketicilerin aynı kapta su veya asitli içecekleri çok uzun süre bekletmemeleri, beklemiş ise kullanmamaları önerilir.
İçme suları ile ilgili olarak, Sağlık Bakanlığı tarafından son çıkartılan yönetmelik; İnsani Tüketim Amaçlı Sular Hakkında Yönetmelik’tir. Bu yönetmelik Avrupa Birliğine Üye Ülkelerce esas alınan İnsani Kullanım Amaçlı Suların Kalitesine Dair 98/83/EC sayılı Konsey Direktifi, Doğal Mineralli Suların Çıkartılması ve Pazarlanmasına İlişkin Üye Devletlerin Kanunlarının Uyumlaştırılması Hakkındaki 15/7/1980 tarihli ve 80/777/EEC sayılı Konsey Direktifi ile Doğal Mineralli Sular İçin Konsantrasyon Limitleri ve Etiketleme Bilgileri Hakkında Liste Oluşturulması ve Doğal Mineralli Suların ve Kaynak Sularının Ozonla Zenginleştirilmiş Hava ile İşleme Tabi Tutulmasının Şartlarını Belirleyen 16/5/2003 tarihli ve 2003/40/EC sayılı Konsey Direktifine paralel olarak hazırlanmıştır.
Avrupa Birliği standartlarına uygun üretim şartları ve zorunluluğu kabul edildiyse de, geçmişte izin almış olan firmalar, ozonlama ile dezenfeksiyon konusunda 2006 sonu, Avrupa komisyonu direktiflerine uygunlaştırılmış birçok hayati düzenlemeyi ise 31/12/2007 tarihine kadar işletmeleriyle uyumlaştırmak zorundadır. Bu arada geçen sürede kontrol ve denetimlerde birçok detayın atlanması, kural ihlali, bizim gibi ülkelerde kuvvetle muhtemeldir.
*bkz : Türk Gıda kodeksi yönetmeliği ek:34
Konserve tenekeleri
Günümüzde konserve ile taze gıda arasındaki farkı bilinçli ve eğitimli olan çoğu insan biliyor. Kişi bu farkı teorik olarak bilemiyorsa bile tad alma organı dolayısı ile birşeyleri fark edebilir.
Raf ömrü en az iki yöntemle uzun tutulabilir; bir gıda üretimi esnasında steriliteyi (hijyen) sağlayarak, iki stabilizan (koruyucu) denilen kimyasalları ürüne katarak. Konu kimyasal katkı maddelerine gelince ise, işin sağlık boyutu daha çok önem kazanmaktadır. Gıda maddelerinde izin verilen ölçülerde kimyasal katkı maddeleri kullanılabilir, bu kimyasallara ait yasal limitler önemli bilimsel-toksikolojik çalışmalar ve hayvan testleri ile tespit edilmiştir. Ayrıca, zehirlenme vakalarındaki tedaviler sırasında yapılan araştırmalarla da limitler netleştirilmiştir.
Gıda mevzuatı sorunsuz, gıda üretim ahlakı ve kültürü, kalite bilinci olan, bunun yanında insan hayatına önem veren, tüketici hakları konusunda yol almış ülkelerde ideal miktarlarda katkı maddesi kullanımına rastlarsınız. Ölçüsüz para hırsı ve acımasız rekabet ortamı, bu tür değerlerin dikkate alınmasına engel olur. Daha çok satış kaygısı, katkı maddeleri için izin verilen limitlerin aşılmasını rastlanır kılar.
Ülkemiz Avrupa Birliği ile entegrasyon sürecinde bir çok düzenlemeleri ulusal mevzuatına eklemlendirmişse de uygulamada henüz büyük problemler vardır. Hatta bazı yönetmeliklerde, sadece AB’ye satılacak ürünlerde gerekli kriterlerin sağlanması ifadesi vardır. Oysa, Türkiye’de yaşayan insan ile Avrupa’daki arasında biyolojik farklılık yoktur. Zehirlenme, kanser ve nörolojik sorunlarla sonuçlanabilecek sağlık riskleri açısından herkes eşittir. Tekrar etmekte fayda var; ambalajın en sağlıklısı CAM’dır.
Konserve kaplarının şişmesi, ekşi ve acı tatlar, çeşitli asidik ve kötü kokular, konserveyi oluşturan malzeme ve sıvının rengindeki kararmalar ambalaj veya içerik kaynaklı bir bozukluğu haber verir. Bu tür ürünler tüketilmemeli, kötü ambalaj ve içeriği ile “kanıt” haline gelmiş ürün, ilgili firma ve yetkili mercilere derhal şikayet edilmelidir.
Teneke ambalaj dediğimiz ambalajlar, iç yüzeyi inert (kimyasal olarak ilgisiz) bir polimerik malzemeyle kaplı ise standartlara uygundur. Fakat bu tür bir önlem alınmadan salt metal ambalaj ile gıda veya gıda maddesinin suyunun teması söz konusu ise, tüketilecek gıdaya çok dikkat edilmelidir. Uzun süre beklemiş gıdaların tüketilmesi çok riskli olup son kullanma tarihine yakın ürünler tüketilirken “metalik bir tat” hissedilirse, gıdanın tüketilmesi sakıncalı olacaktır. Son kullanma tarihi geçmiş olsun olmasın bu tür bir tat alınıyorsa gıda maddesi tüketilmemeli, tüketicilerin başvurması gereken noktalara veya ilgili firmaya bu konuda şikayet bildirimi yapılmalıdır.
Gıda bozulmaları sağlığımızı nasıl etkiler?
Bozuk gıda maddeleri zaman zaman ölümle sonuçlanabilen ve gıda zehirlenmesi olarak ifade edilen zehirlenme olaylarının başlıca nedeni olabilmektedir.
Bozuk gıdaların tüketilmesiyle oluşabilen başlıca hastalık belirtileri; kusma, karın ağrısı, ateş, ishal, baş ağrısı, baş dönmesi, halsizlik, çift görme, yutkunma zorluğu, ağız kuruması, dilin şişmesi, bağırsak krampları, terleme, titreme, kanlı-sulu dışkı, karaciğer ve böbrek hastalıklarıdır.
Bu hastalıklar genellikle bozuk gıda yenildikten 2 ila 48 saat sonra görülmeye başlar ve hastalık etmeni yok oluncaya kadar devam eder.
Alüminyum folyo
Isıtma işlemi yapmaksızın, tamamen koruma amaçlı olarak alüminyum folyo içinde “gıda saklamak” sağlıklıdır, ancak yüksek ısıda (fırın, mikrodalga) su oranı yüksek gıdaların folyo içine hapsedilerek pişirilmesi sakıncalı olabilmektedir. Yüksek ısı ve yiyeceklerin pişirilmesi esnasında çıkan kimyasal içerikli buhar, ince alüminyum folyo ile reaksiyona girebilir. Sonuç olarak folyoyu oluşturan alüminyum metalinin, alüminyumun bir bileşiği halinde çözünerek gıdaya karışması ve bünyeye girişi, yani vücutta metal birikimine sebebiyet vermesi çok mümkündür.
Buzdolabının sağladığı 4-6 derece sıcaklıkta alüminyum folyo ile uzun süreli saklama yapmak sağlıklıdır. Gıdanın ıslak, asidik, bazik karakterde olmamasına dikkat edilmelidir.
Streç film ve buzdolabı poşetleri
Polimerik malzeme olduğu için streç film dikkatli kullanılmalıdır. Neyse ki dayanıksız bir malzeme olduğu için “tek kullanımlık” özelliğe sahip bir materyaldir. Streç film, evlerde gıda ile etkileşimi söz konusu olmadan fonksiyonunu yerine getirmekte ve atık haline gelmektedir. Ancak yemeklere karışmaması, ısıtma-pişirme esnasında kaplarda ve gıdaların iç yüzeylerinde bulunmaması çok önemlidir.
Poşet çaylar
Ülkemizde poşet çayların kullanımı hızla artarken sağlık açısından getireceği riskler de daha çok dikkate alınmaya başlamıştır, poşeti oluşturan ambalaj malzemesinin niteliği, gözenekli olan bu malzemenin polimer lifli yapıya sahip olması, sıcaklığa bağlı olası yapısal değişimleri ve metal zımba kullanılmış olması istenmeyen özelliklerdir.
Şayet poşeti oluşturan gözenekli, kağıt hissi veren malzeme sentetik elyaf veya polimer içerikli bir maddeden yapıldıysa bu sağlık açısından sakıncalı sonuçlar doğurabilir. Başta karaciğer, böbrek olmak üzere vücuttaki değişik organ ve dokularda olumsuz etkiler yaratabilir.
Poşet üzerindeki metal zımba ise mineral içerikli, asidik (-veya bazik) ve sıcak bir sıvı olan çay içinde normal sürenin üzerinde beklediği zaman çözünmeyle sonuçlanan kimyasal bir etkiye uğrayarak, ağız yolu ile alınan “ağır metal iyonu maruziyeti” oluşturabilmektedir. Bu durumda vücutta metal birikimi söz konusu olacaktır. Vücutta biriken ağır metal iyonları, karaciğer, beyin ve akciğerde çeşitli sorun ve hastalıklara sebep olabilmektedir.
Limonlu çay içme alışkanlığı olanların metal zımbalı poşet çay kullanmaktan sakınmaları gerekir. Hava kirliliği, kalitesi düşük gıdalar, ilaçlar, aşırı mineralli sular ve diş hekimliğinde kullanılan dolgular dolayısı ile kentsel doku içinde yaşam sürdüren çağımız insanı, zaten vücudunda normalin üzerinde bir metal birikimi ile yaşamaktadır. Poşet çay üzerindeki zımba veya benzeri sakıncalı gıda ambalajları bu birikimi hızlandırarak, kanser, çeşitli nörolojik hastalıklar, karaciğer, beyin, böbrek hasarına sebep olabilmektedir.
Dünyada bu tür ürünlerin kullanımı yasaktır veya sıkı kurallarla sınırlanmıştır. Amerika’da FDA (Gıda ve İlaç Dairesi)’nın bu konularda aldığı önlemler çok sıkıdır. Gıda üretimi ve ambalaj malzemelerinde çok yoğun denetimler vardır, 2006 yılı mayıs ayında yürürlüğe konulan yeni kurallar gereği Amerika’daki gıda üreticileri, HACCP haricinde bir de GMP kurallarının etkinleştirildiği üretim biçimleri ile gıda üretimi yapmak zorundadırlar. GMP (Good Manufacturing Practice = İyi üretim uygulamaları) ile tüketicinin, sağlıklı, hijyenik ve kaliteli gıdaya ulaşması ürünle buluşması güvence altına alınmıştır. Bu güvence, gıdanın içeriği ve temas ettiği ambalajı da kapsamaktadır. Gelişmiş Batı ülkelerinde zımba yerine dikiş ile veya doğal yapıştırıcı ile poşetin ipe tutturulduğu ambalaj şekillerine rastlanmaktadır.
Sıcak suya konulan çay poşetlerinin ısıyla bozunmayacak, lifli doğal malzemelerden yapılmış olması gerekir. Sentetik selüloz liflerinden imal edilen poşet materyali kullanılmamalıdır. Tarım Bakanlığı’nın ve Sağlık Bakanlığı’nın etkin kıldığı bir yönetmelikle, hem üreticiye hem de tüketiciye çay konusunda her türlü bilgi verilebilmeli, üretimde istenen ambalaj kriterleri net olarak ifade edilebilmeli ve yenilikler herkesin ulaşabileceği bir açık zeminde (internet) bulunmalıdır. Çünkü ülke genelinde en çok tüketilen ve kültürel bir öğe haline gelmiş yegane içecek çaydır. 13.12.1996 tarih ve 22846 sayılı Resmi Gazetede ilk kez yayınlanıp, 2003 yılına dek iki kez minör değişiklikler yapılan ve bu gün yürürlükte olan “siyah çay tebliği”, içerik açısından oldukça kısıtlı bir metindir.
Konuyu biraz daha açacak olursak, sıcak su her türlü çözünmeyi, deformasyonu ve parçalanmayı sağlayan bir ortamdır. Hele hele sıcak su asitlendirilmiş (limon, kuşburnu vb. ekşi tat) veya bazikse (adaçayı, ıhlamur; acımtırak tat), ayrıca içeriğinde mineral ve çeşitli iyonlar var ise bu durumda sıcak su güçlü bir çözgen gibi davranarak çay adını verdiğimiz “kurutulmuş bitki tozu”nun yanında ambalajın da çözünmesini sağlar. Kişi bu çözeltiyi (karışımı) içince hem faydalı hem de toksik birçok maddeyi vücut içine almış olacaktır.
Aslında salt bitkiyi suda “ideal süre” bekleterek veya kaynatarak içecek hazırlamak en sağlıklı yoldur. Ancak tempolu ve çağdaş yaşam bizleri bu tür endüstriyel işlemlere uğrayarak hazır hale getirmiş ürünleri kullanmaya zorlamaktadır. Bireysel olarak bunlardan kaçış söz konusu olamıyorsa, yetkili otoritelerin ve sivil toplum kuruluşlarının (Tarım Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Tüketici derneklerinin) üretim alanına kesin kurallar koyarak düzenleyici ve denetleyici fonksiyonlarını baskın kılması gerekir.
Bu fonksiyonlar,
• Yönetmeliklerle, ilgili gıda ve ambalaj malzemelerinin standartlarını belirlemek ve toksik etki göstermeyen tür ambalaj malzemelerinin kullanımını zorunlu kılmak,
• Cezai müeyyideleri netleştirerek, halk sağlığını üstün kılmak,
• Sık ve etkin denetlemeleri gerçekleştirmek,
• Gelen şikayetleri önemsemek ve üzerine gitmek,
• Halkı bilinçlendirmek
olarak sayılabilir.
Kişisel olarak özel alanlarımda poşet çayı tercih etmemekteyim ama sosyal ortamlarda, hazırlanışına müdahale edemediğim içeceklerin sunulduğu yerlerde, uçakta, otobüste, poşet çay kullanmak durumunda kalabiliyorum. Tüketici, ambalaj malzemesi “naylon hissi” veren ve metal zımba içeren poşet çay yerine su ve ayran içmek gibi bir tercih yapabilir. Önerilebilecek en pratik çözüm bu olabilir. Poşet çayı kullanmak kaçınılmaz ise önce şekeri atmak, suyun olabildiğince ılımasını beklemek, ideal ambalaja sahip olmayan “sallama çay poşetini” kısa süreli olarak suda tutmak çok daha faydalı bir yöntem olabilecektir. Bir GMP uzmanı olarak ben böyle yapıyorum.
Naylon poşetler
Çevre kirliliğine sebep olan en büyük kaynaklardan birisi de market-zincir mağaza, pazar vb. alışveriş ortamlarında kullanılan taşıma amaçlı poşetlerdir. Kentsel yaşamın bizlere dayattığı bir mecburiyet de bu poşetleri kullanmaktaki alternatifsizliktir. AB ülkeleri ve diğer birçok ülkede bu durum maalesef sürmektedir.
ABD’de geri dönüşümlü ambalaj malzemesi kullanma zorunluluğu ve çevre hassasiyeti, ayrıca denetleme ve çevre sağlığı için ihbar-şikayet müessesesinin etkinliği sayesinde çoğu market zincirinde kağıt veya doğada parçalanabilir nitelikteki yapıya sahip ambalaj malzemesi –poşet- kullanımı söz konusudur.
Bu malzemelerin direkt olarak sağlık üzerine olumsuz etkisi yoktur, çünkü satın alınan gıda maddeleri zaten kendi ambalajındadır. Gıdalar marketten alındıklarında ya ideal ısıda ya da soğukturlar. Halk arasında “naylon poşet” dediğimiz bu malzeme ile gıda maddeleri birebir temasa geçmezler. Bu poşetlerin zararlı yanı; atık olarak bizden çıktıktan sonra çevreyle olan olumsuz ilişkileriyle başlar. Katı atık toplama ve çöp geri kazanım tesislerinde poşet atıkların azaltılması, toplanması, yakılması sağlıklı olabilir, aksi takdirde yüzyıllarca parçalanmayan bir materyal doğaya karışmış olacaktır.
Kolonyalı mendil
Kolonyalı mendil, içeriğindeki alkolün varlığı, çözücü ve bakteri kırıcı etkisi dolayısıyla hızlı pratik ve estetik (kozmetik) bir el ve yüzey temizleyici malzemedir. Burada dikkat edilmesi gereken kolonyalı mendillerin içerdiği alkolün karakteridir. Tüketiciye sunulması gereken, etil alkol veya isopropil alkol içerikli kolonyalı mendillerdir.
Ancak ruhsatsız ve kontrolsüz üretim yerlerinde kolonyalı mendil içeriğinde olması gereken alkol yerine farklı bir alkol kullanılması olasıdır. Kullanılması yasak olan metanol yani metil alkol’dür. Ülkemizde, metanolün alkollü içkilere katılarak piyasaya sunulması şeklinde sahtecilik olayları yaşanmış, birçok can kaybı söz konusu olmuştur. Üretim alanlarının denetimden uzak oluşu, tarım, sanayi, ve sağlık bakanlığının denetim kadrolarının çok kısıtlı olması yüzünden bu tür sahtecilik girişimlerine her an rastlamak mümkündür. Eğer kolonyalı mendillerde metil alkol kullanımı olasılığı var ise (kontrolsüz bir sektörde bu şaşırtıcı değildir) bu durumda tüketicinin mağdur olması, göz, cilt ve burun içi mukoza ve akciğer dokusunda harabiyetle sonuçlanan sağlık riskleri çok muhtemeldir.
Hele hele etanolün satışı kontrollü ve pahalı ise ve metanolü temin etmek etanolden daha kolay ve ucuz ise bu tür sahtecilikler mutlaka beklenmelidir. Günümüzde hastaneler dahi etanolü kontrollü olarak satın alabilmektedirler. Kaçak içki üretimini engellemek için etanol üretimi devlet kontrolünde ve kayıtlı olarak yapılmaktadır. Tehlikeli olan metanol ise rahatça bulunabilir bir malzemedir. Özellikle biyodizel üretiminin popüler ve kontrolsüz yapılıyor oluşu, bu sektörde girdi olarak kullanılan teknik metanolün ülke çapında kullanımını arttırmıştır. Buradan diğer sektorlere (kolonyalı mendil üretimi, ruhsatsız alkollü içecek üretimi vb.) metanol kaçağı çok muhtemeldir.
Sadece insana değil, çevreye de zararlı
Plastik maddeler, yani sentetik-polimerik kimyasallar, doğada parçalanması, yok olması en uzun süre alan sentetikler arasındadır. Doğa biyolojik kökenli her atığı belli bir süre zarfında kolayca yaşam döngüsünde faydalanılabilir bir malzemeye dönüştürebilmektedir, dönüştürme işleminde en çok da mikrobiyolojik işlemler geçerli olmaktadır. Sentetik malzemeler ise mikrobiyal-bakteriyel müdahaleye açık değildir.
Bazı çalışmalar, yeni keşfedilen bakteriler sayesinde plastiklerin ortadan kaldırılmasının mümkün olacağı yönündedir ancak bunlar henüz pratik yaşama geçirilmemiş deneysel çalışmalardır. Şu an yakma haricinde herhangi bir çözümü olmayan katı atık yok etme sistemleri, plastiğin mevcut haliyle çevreye verdiği zarara çok benzer bir oranda hava kirliliği oluşturarak yok edilmesine neden olmaktadır. Plastik içeriğindeki kimyasallar toksik gazlar çıkararak yanma reaksiyonu vermektedir. Bu da yakma yöntemini riskli ve arzu edilmeyen bir hale sokmaktadır. Plastiğin tekrar kimyasal işlemden geçirilerek değerlendirilmesi ve polietilen eldesi mümkünse de geri kazanımla elde edilen hammadenin içerdiği kirlilikler bir handikap olarak görülmektedir.
En sağlıklı ambalaj
Ambalaj malzemelerindeki gelişmeler ve malzeme bilimi çok hızlı bir şekilde gelişiyor, içine aldığı gıda maddesinin kimyasal yapısı ile en az ilişkiye geçen ambalaj en sağlıklısıdır. Günümüzde çok dayanıklı polimerler geliştirilmiş durumdadır ancak bahsi geçen malzemelerin maliyeti bunların yaygınlaşmasını engellemektedir. En iyisi, en ideali “her zaman ‘CAM AMBALAJ’dır.
Dr. Memduh Sami TANER (Ph.D.)
Radyokimyager, Radyofarmasist